25 Eylül 2014 Perşembe

HAYATIN DONDUĞU YER...







Bütün çaresizlerin son sığınağı olan “ilahi adaletten” kuşkuya düştüğün,
o adaletin tecelli ediş biçimine baş kaldırdığın,
bu baş kaldırışa verilecek cezaya bütün kalbinle razı olacak ve o cezaya aldırmayacak kadar üzüldüğün zaman,
her canlının var gücüyle tutunmaya çalıştığı hayat da anlamını yitiriyor.
6 yıl önce tam da bugün ben bunları,soğuk,ıslak bir Cuma günü yaşadım ….
25 Eylül 2008 saat 17.15...
Şimdi,6 yıl sonra,bir kez daha canı çok yanmış gerçeğimi oturdum,kendi yaramdan dinliyorum sessizce.
Yara benim,acı benim,ama giden de benim CANIM.
Ne ağlamak,ne de sana sarılıp kokunu içime çekebilmek için rüyalara sığınmak yetiyor artık..
Mücadele ettiğim tek şey şimdi kulaklarımdaki sesini unutmamak.
Her şey bir yerde dondu kaldı.
Bunlar da artık olsa olsa sözyaşlarım.
Durmuş gözüken kanın,
yalancı kabuğun,
sana söyleyecek daha çok sözü,
anlatacak çok hikayesi olan küçük kızının donup kaldığı yerdir burası.
Sen bana bir hayat verdin,bir kader yazdın ve çekip gittin,
Benimse senin için yapabildiğim tek şey gidip mermer,soğuk bir taşa senin adını vermek ve ona dua okumak şimdi.
“Bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor Tanrı bizi.”der bir İngiliz yazar…
Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor.
Heykel onun, taş onun.
Ama her kırılan taşın ardında, kudretli bir sonsuzluktan “neden” sorusuna cevap bekleyen kederli birileri kalıyor.
6 yıl sonra ‘’neden’’ sorusunun cevabını ben de hala bekliyorum,
Belki de insanı isyankâr kılan bu cevapsızlık.
Bir cevap arıyorsun, bir neden bulmak, seni yaratan kudrete, “bize niye böyle yapıyorsun” diye sormak istiyorsun.
Bir sessizlik bunun cevabı.
Hayatı anlamsız, yaşamayı değersiz, ölümü bile önemsiz gösteren kudretli bir sessizlik.
Ve ben bugün hayatın donduğu yerde oturmuş,bu sessizliği dinliyorum, sessizliği yaşıyorum.
“Bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor Tanrı bizi.”
Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor.
Heykel onun, taş onun,
Ama giden de benim CANIM.
Bugün,ağzımın içindeki kelimeler dudaklarımı içeriden kanatıyor,
Söyleyemiyorum ama biliyorum duyuyorsun,
Gittiğin yerde mutlu ol mavi gözlü dev adam………
Babam olmanla,senin kızın olmakla hep gurur duydum,ömrüm yettiği sürece de duyacağım...
''SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
BENİM BİR KERE ÖLDÜ,KÖR OLDUM...''

23 Eylül 2014 Salı

NEDEN EVLENMİYORUM???????








Ben yoruldum, insanlar yorulmadı sormaktan.
Neden evlenmiyor muşum?!
Kocalar kapıda sıraya dizildi de biz mi seçemedik?
Düzgün bir adam karşımıza çıktı da biz mi istemedik?
Aşık olduk da bekarlık kurumunun bize ihtiyacı var diye biz mi kaçtık?

Herkes evlenmek zorunda sanki…
Sevip aşık olmadığın biriyle evlenmektense evlenme daha iyi…
''Kısmet'' demekten dilim damağım kurudu. Olmayacak dualara amin demekten dudaklarım yoruldu.
O yüzden evlenmedim.
Yukarı tükürsem ıssız adam, aşağı tükürsem odun!
Hangisiyle evlenelim?

Zaten evlenince de hayatımıza kuş mu konuyormuş sanki?
Belediyenin bana da   verdiği yetkiye dayanarak şunu söyleyebilirim ki, hazırlıkları da dahil olmak üzere total olarak kocaman bir fiyasko evlilik.
Hangimiz gümüş makasa pul yapıştırıp kurdele sarmak istiyor?
Nişan tepsisi almak için kaç saatinizi sokaklarda geçirmek istersiniz?
O kadar zor ki her şey; buzdolabı seçmek bile problem.
Bütün sülalenin parmağı her işinizin içinde maşallah!
Gelinliğiniz hakkında bile her kafadan çıkan milyonlarca konuşma baloncuğu…
Biri ak diyor öbürü kara!
Aman da herkesin gönlü olsun derken, iki gönül bir olunca seyran olacak samanlık dar geliyor insana.

Düğün olayını hiç anlamış değilim keza.
Neden bir adamla aynı evde yaşamaya başlıyorum diye amcamın oğluyla karşılıklı Ankara havası oynuyoruz ki?
Üstelik üzerimde beyaz ve ters bir mantar kostümüyle!
Bir de boyumdan büyük bir pastayı kılıçla kesiyoruz yanımdaki penguen kostümlü kocamla!
Sebep?

Peki ya mutlu sondan sonra?
Bulaşığı, yalaşığı gırla evin içinde…
Oje bile süremiyor insan.
Sürsen bile yemek yaparken, bulaşık yıkarken bozuluyor zaten.
Bütün gün işte çalış, aksam eve gel yemek yap, ortalığı toparla, bulaşıkları yıka…
''Aman tanrım yarın kaynanam geliyor'' sendromu da cabası…

Hepi topu bir pazar günümüz var o da ütüye kurban gidiyor.
Bir de evin içinde dolaşan erkeksinin kılı tüyü pisliği…
Sinirleri kulak memesi kıvamında cılklaşan kadın çemkirmeye başlıyor.
Ardından kavgalar gürültüler ve ta tam! Hadi bakalım ''ben annemin evine gidiyorum Hüseyin''!
Ondan sonra adliyenin önü boşanma kuyruğu…

İşte bu yüzden evlenmiyorum teyzelerim amcalarım.
Hala bu yaşanacak, anlat anlat bitmeyecek sıkıntıları bana pembe gösterecek biriyle tanışmadım da ondan evlenmiyorum.
Sırf sarılıp uyumak için bu kadar yükü taşıyabileceğimi düşündürmedi kimse de o yüzden hala yalnız yaşıyorum.
Bir gün biri gelir, ''al bu da senin aptal cesaretin hadi evlenelim'' der ve beni ikna edebilecek kadar aşık ederse, ben de evlenirim belki.
İşte o zaman gelini öpebilirsiniz.

Ama şimdilik french manikür ojelerim bozulmasın diye evlenmiyorum.

1 Eylül 2014 Pazartesi

BEKLEMEK...




Bazen tek bir cümlede takılıp kalıyorsun; virgüle ihtiyaç görülmemiş, noktası çoktan konmuş tek bir cümle. Her kelime çekip gidiyor yanından, her sözcük başka başka anlamlarda başka hayatlarda yer buluyor.
Gün geceye dönüyor kaç kez, iklim değişiyor. 
Bildiklerin bilmediklerine yenik, sen bir orada bir burada, ne kendine, ne hayata sığmayan kimlikler yaşıyorsun. 
İçinde birikmiş ama bir türlü kuramadığın cümleler. 
Hep devrik kalıyor başkalarına sığınmak...

Sonra birden; 'ben benim' diyorsun, akıyorsun zamana. 
Zamanda ağır aksak yaşamaya çalışıyorsun. 
Hangi sen içinin sindiği,
hangisi koca bir tuzak,
hangi sen sana hiç olmadığı/n kadar uzak hiç düşünmeden...

Bazen tek bir cümleye takılıp kalıyor işte hayat.
Tek bir gecenin sabahı bekleniyor halihazırda, tek bir dokunuş tendeki, yüzdeki tek bir gülüş, tek bir bakıştaki göz, tek bir dildeki söz...
Zaman işte tam da orada donup kalıyor.
Sözcüklerin kalmıyor yeni cümleler kurmaya...
Suskunluğun kendi içine bile sığamıyorken ne kadar da zor duyuluyor başkalarının sözlerinde fısıldanmak...

Sonra birden; ''ben kimim diyorsun'', soruyorsun zamana. 
Zamanda o kaybettiğin kendini arıyorsun. 
Hangisi gerçekti, hangisi sadece bir düş, hangisi yüreğinden, aklından telafisi olmayan bir düş/üş hiç anlamadan...

Bazen...
Geçip gidiyor da herşey
Sen sadece bekliyorsun.
Aslında kendini;
Sadece kendini beklediğinin farkında olmayarak...