27 Kasım 2015 Cuma

ÖYLE Kİ...








Öyle ki,
Her şeyden vazgeçmenin eşiğindeyken vazgeçmekten korkan,
ama vazgeçmeyi kafasına koymuş,
yine de kumdan kalesini yıkamayan,
duyduklarına kulak asamayan, asmayı deneyen ama başaramayan,
bildiklerini kendince şekillendiren çarpıp bölen, toplayıp çıkaran,dinlemeyen..
Öyle ki,
vazgeçme desen olmaz,
vazgeç desen yapamaz..
arada kalmış, kısılmıs, kıstırılmış,
çokca korkak,
biraz cesaretli,
cesaret gerektirmeyen işlerin ustası,
kolay yolu seçmeye meyilli,zor yollarda ilerleyen,
kendinde değiştirmek istediği çok şey olan ama böyle de kendini çok seven,
denemiş,yenilmiş,
yine denemiş,yine yenilmiş
ama her defasında daha iyi yenilen,
Öyle ki,
istekleri var kendi bile inanmıyor gerçek olacağına,
nefesini tutup havaya bakıyor,
yorulmuş,
halbuki ruhu gencecik daha..
''şu günler geçsin'' diye geçiriyor aklından geçmeyeceğine inanarak,
bu günleri upuzun yaşayacak biliyor.
Öyle ki...
neyi beklediğini bilmeden bekliyor,
Öyle ki,
Pınar işte…

25 Eylül 2015 Cuma

EKSİK KALDIĞIM BİR BAYRAM GÜNÜNDE...




Sönen lambalar güzeldir,
sessiz geceler ve saat on ikiyi geçtiğinde benimki gibi ağlamaya meyilli bünyeler de.
’ Neyin var ’ derken endişeli bakan insanlar samimidir,ama ben 7 yıldır hala bu soruya nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum.
Ya bir cevabım yok, ya çok fazla kelimem var.
Bu ikisinin arasını hiç bulamadım.
Senden sonra,sana anlatamayıp da hiç de sevmediğim bir şeyler var  penceremin önünde.
Ne zaman 7 yıl önceki 25 Eylül gününü unutmaya meyillensem, aynı günde, aynı soğuk yağmurda, aynı mezarlıkta asılı kalıyor tarih.
Sensiz geçen 7 yıl,
sensiz gelen 7 yaz,
7 kış,
7 yıldır sensiz kutlanan bütün bayramlar,
boğazımın düğümlendiği babalar günleri,
7 yıldır sensiz açan erguvanlar,
ve 7 yıldır içimde biriken,sana anlatamadığım her şey.
Yeni bir tarih yazmaya çalışıyorum kendime içinde 25 Eylül 2008 olmayan.
Ama ''Baba omuzu'' diye de bir şey var ,
yaşın kaç olursa olsun en ufak sıkıntında başını dayayıp güç aldığın ,her şeyi unuttuğun,
Her şey olacağına varsa da ‘’Babam olsaydı bunlar olmazdı'' dediğin günler var ...
Baba sahiplenmesi , koruması diye bir şey var
Ağlayarak uyandığım rüyaların öznesi hep sensin.
Senden sonra bir rengi eksik gök kuşağı oldu dünya.
Biyolojik saatime işlenen son tarihte,25 Eylül 2008 Saat 17:13’te dondu benim dünyam...
Yaslandığım omuz gitti,en iyi dostum gitti,annemin hayat arkadaşı gitti,gözümüzün feri gitti.
'Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim öldü,kör oldum….''
2015'in  tarihten silinesi bu 25 Eylül'ünde,eksik kaldığım bir bayram gününde daha;her dinlediğimde seni andığım bu şarkıyla anıyorum seni bir kez daha,
gittiğin yerde mutlu ol mavi gözlü dev adam...


.


21 Temmuz 2015 Salı

EL....







Bu gün bir insanın hayatına dokundum,etrafımdaki insanlarla birlikte bir insanın kaderinde bir ''tık'' yerim oldu;

Deniz kenarında oturup,denize doğru bakarken,kıyıya doğru olağan dışı hareketlerle gelen birini gördüm,dikkatle bakınca bunun kıyıya ulaşmaya çalışan ama yüzü koyun suda mücadele eden bir adam olduğunu görüp,''bir şey oluyor'' diye bağırarak insanların üzerinden atlayıp denize koştum.Çığlığıma koşan insanlar ve ben suda debelenen yaşlı amcayı dışarı çekmeye uğraştık,sudaki tehlikeli durumundan kurtarıp,kıyıya oturtmaya çalıştık.Amca hem yarı baygın hem kendi ayakları üzerinde durmaya uğraşırken ''iyiyim,iyiyim'' diye sayıklıyordu.Ne yapacağımızı tam kestiremezken her kafadan ayrı bir ses çıkıyor,ne sorunu olduğunu çözmeye uğraşıyorduk.''Şekerim düştü'' dedi amca kısık sesle,kalp krizi olmadığını duyduğumuz için bir nebze rahatlayıp,itina ile bir koltuğa oturtup,soğuk sular döküp,ambulans çağırdık.

Yavaş yavaş kendine gelirken anlatmaya başladı;

Yalnız yaşıyormuş,eşini geçen sene kaybetmiş,çocukları varmış ama hepsi uzaktaymış.
Bulunduğumuz yerden bir kaç site ileride oturuyormuş,insülin iğnesini yapmış,hapını içmiş,öğlende balık kızartmış,balık kokusu üzerine sindi diye denize girmek istemiş,sonra da daha yemeğini yemediği için yüzerken şekeri düşmüş.

Hem utanmış,hem de minnettar bakışlarla ''sizler olmasaydınız,belki de boğulurdum''diyordu bizlere.

O sırada ambulans geldi,kendisini ambulansa almak istediler ''götürecekmisiniz beni ?'' diyordu amca toparlanırken,bir yandan da eline tutuşturduğumuz,yarısı içilmiş suyu  sahibine iade etmeye uğraşıyordu.

Her kafadan başka sesler çıkmaya devam ederken amca biraz utanmış ama bütün sahile minnet dolu olarak ambulansa doğru ilerliyordu ve ben her zamanki gibi kriz anında aslan gibi,kriz geçince bütün vücudundaki kaslar boşalmış,elim ayağım titrerken düşünüyordum;

Bir insanın hayatını minicik bir el uzatmasıyla kurtaranlara da ,minik bir pime dokunuşla 100'lerce insanın ölümüne neden olanlara da  bu dünyada İNSAN deniyordu....

8 Temmuz 2015 Çarşamba

CANIMIN İÇİNE...











Anladım ki;
büyüdükçe daha bir küçük kalıyorum hayatın içinde. 
Daha çocuk, daha aciz, daha yalnız...
Nedense beceremiyorum bir türlü herkes gibi yaşamayı,ne zaman niyetlensem, yüzüme gözüme bulaşıyor hayat. 
Ve üstüm başım değil de artık, duygularım kirleniyor günden güne...
İşte en çok böyle zamanlarda, benim küçük, hayatın büyük, zamanın acımasız, içimin bölük pörçük olduğu anlarda;eskiden olduğu gibi sığınıp da dizinin dibine orada dindirmek istiyorum acıyan yanlarımı. 
Biliyorum çünkü bir tek senin sözlerinin yalanı yok. 
Bir tek senin sevgin acıtmıyor canımı. 
Bir tek senin öptüğün, dokunduğun yer temiz kalıyor.

Hep yanımda ol lütfen.

Yanıbaşımda

Yüreğimde

İçimde

İyi ki doğdun annem

İyi ki varsın

En iyi arkadaşım,nice nice senelere...

21 Haziran 2015 Pazar

BABASIZ ÇOCUKLARA BİR BABALAR GÜNÜ YAZISI






Yarın babalar günü,

bu gün de onun dünü...




Evet ,yarın babalar günü ama ben bugün yayınlamak istedim yazımı...
Çünkü babası olan çocuklar,babalar günü kutlaması yapacakken olur ya yazımı okurlarsa hevesleri kursaklarında kalmasın,içleri burulmasın istedim.
Senden sonra yaşam;
Acısı uyuşturulmuş açık bir yara.
açısı çok geniş,ama kendisi küçük bir yüreğe yerleştirilmiş.
Senden sonra yaşam;
kalın ciltli bir kitap.
hani cilt yapışkanı ortadan ayrılmış,her rastgele açışta aynı sayfada,sensizlikte takılıp kalan...
Sen,benim sobaya değen ilk parmağımsın,
ellerimi acıtan ilk ısırgan,
bıçakla kesilen ilk yerim,
gidişine çıldırasıya ağladığım ilk aşkım,
kaybettiğim çocukluğum,
üzüntüden mermere dönüşmüş ilk halim,
bir daha hiç nefes alamayacağımı düşündüğüm ilk an'ım,
Ve Tanrı'nın bile halime üzülüp affettiği ilk büyük isyanımsın.
Hala,en zor hayat sınavlarıma girerken,sol elimdeki senden kalan yüzüğünü öpüyorum bana yardım et diye,
ve gökyüzüne bakıyorum her seni özlediğimde gözlerinin rengidir diye.
Hani hep derdin ya''Başını eğme küçük prensesim,yoksa tacını çamura düşürürsün...''
Merak etme babacığım,tacım başımda,başım dik.
Gittiğin yerde mutlu ol mavi gözlü dev adam.....

Yarın babalar günü,

bu gün de onun dünü....

9 Mayıs 2015 Cumartesi

CANIMIN İÇİNE...







Anladım ki;

büyüdükçe daha bir küçük kalıyorum hayatın içinde,
daha çocuk, daha aciz, daha yalnız...
Nedense beceremiyorum bir türlü herkes gibi yaşamayı. 
Ne zaman niyetlensem, yüzüme gözüme bulaşıyor hayat. 
Ve üstüm başım değil de artık, içim kirleniyor günden güne...
İşte en çok böyle zamanlarda, benim küçük, hayatın büyük, zamanın acımasız, içimin bölük pörçük olduğu anlarda eskiden olduğu gibi sığınıp da dizinin dibine orada dindirmek istiyorum acıyan yanlarımı. 
Biliyorum çünkü bir tek senin sözlerinin yalanı yok. 
Bir tek senin sevgin acıtmıyor canımı. 
Bir tek senin öptüğün, dokunduğun yer temiz kalıyor,
Ve en çok ta sen iyileştirebiliyorsun acıyan yerlerimi.
Hep yanımda ol lütfen,
başımın tacı ol,en yakın arkadaşım ol,
yüreğimde ol,her şeyim ol.
Ferhuş'um iyi ki benim annem olmuşsun,iyi ki varsın...

7 Nisan 2015 Salı

NEDEN EVLENMİYORUM...








" Ojelerim Bozulmasın Diye Evlenmiyorum!



Ben yoruldum, insanlar yorulmadı sormaktan.
Aslında güzel de kızmışım,yazıkmış bana,neden evlenmiyor muşum?!
(Ki buradaki ''aslında'' bir iltifattan çok ''yüzüne bakılmayacak kadar çirkin de değilsin''anlamına gelir) 
Kocalar kapıda sıraya dizildi de biz mi seçemedik? 
Düzgün bir adam karşımıza çıktı da biz mi istemedik? 
Aşık olduk da bekarlık kurumunun bize ihtiyacı var diye biz mi kaçtık?

Herkes evlenmek zorunda sanki…
Sevip aşık olmadığın biriyle evlenmektense evlenme daha iyi…

Kısmet demekten dilim damağım kurudu. 
Olmayacak dualara amin demekten dudaklarım yoruldu. 
O yüzden evlenmedim.

Yukarı tükürsem ıssız adam, aşağı tükürsem dingil! Hangisiyle evlenelim?

Zaten evlenince de hayatımıza kuş mu konuyormuş sanki? 
Kamberliğin bana verdiği yetkiye dayanarak şunu söyleyebilirim ki, hazırlıkları da dahil olmak üzere total olarak kocaman bir fiyasko evlilik. 
Hangimiz gümüş makasa pul yapıştırıp kurdele sarmak istiyor? 
Nişan tepsisi almak için kaç saatinizi sokaklarda geçirmek istersiniz? 
O kadar dandirik ki her şey; buzdolabı seçmek bile problem. 
Bütün sülalenin parmağı her işinizin içinde maşallah! 
Gelinliğiniz hakkında bile her kafadan çıkan milyonlarca konuşma baloncuğu… 
Biri ak diyor öbürü kara! 
Aman da herkesin gönlü olsun derken, iki gönül bir olunca seyran olacak samanlık dar geliyor insana.

Düğün olayını hiç anlamış değilim keza. 
Neden bir adamla aynı evde yaşamaya başlıyorum diye amcamın oğullarıyla karşılıklı Ankara havası oynuyoruz ki? 
Üstelik üzerimde beyaz ve ters bir mantar kostümüyle! 
Bir de boyumdan büyük bir pastayı kılıçla kesiyoruz yanımdaki penguen kostümlü kocamla! 
Sebep?

Peki ya mutlu sondan sonra?

Bulaşığı, yalaşığı gırla evin içinde… 
Oje bile süremiyor insan. Sürsen bile yemek yaparken, bulaşık yıkarken bozuluyor zaten. 
Bütün gün işte çalış, akşam eve gel yemek yap, ortalığı toparla, bulaşıkları yıka… 
Aman tanrım yarın kaynanam geliyor sendromu da cabası… 
Hepi topu bir Pazar günümüz var o da ütüye kurban gidiyor. 
Bir de evin içinde dolaşan erkeğin kılı,tüyü,pisliği,dağınıklığı… 
Sinirleri kulak memesi kıvamında cılklaşan kadın çemkirmeye başlıyor. 
Ardından kavgalar gürültüler ve ta tam! 
Hadi bakalım ''ben annemin evine gidiyorum Abdülrezzak''!

Ondan sonra adliyenin önü boşanma kuyruğu…

İşte bu yüzden evlenmiyorum abilerim,ablalarım,teyzelerim,amcalarım. 
Henüz bu yaşanacak, anlat anlat bitmeyecek sıkıntıları bana pembe gösterecek biriyle tanışmadım da ondan evlenmiyorum. 
Sırf sarılıp uyumak için bu kadar yükü taşıyabileceğimi düşündürmedi kimse de o yüzden hala yalnız yaşıyorum.

Bir gün biri gelir, al bu da senin aptal cesaretin hadi evlenelim der ve beni ikna edebilecek kadar aşık ederse, ben de evlenirim belki. 
İşte o zaman gelini öpebilirsiniz.

Ama şimdilik ojelerim bozulmasın diye evlenmiyorum...! "

18 Mart 2015 Çarşamba

İYİ Kİ(Mİ?) DOĞDUM BEN....








Az gittim,uz gittim, dere tepe düzdü çoğu zaman.
Akıl veren çok oldu, ben hep yüreğimin izinden gittim.

Virajlara denk geldim, tali yollara saptım.
Otobüsleri kaçırdığım oldu, yanlış duraklarda çok indim, mola yerlerinde unutuldum.
Erken vardım bazen de, kuşluk vakti olmadan.
Çok bekledim, bekletildim.
Vardığımda herkesin gitmiş olduğunu gördüm bazen de,kimse tarafından beklenilmedim.

İçimdeki çocukla inatlaştım kimi zaman;
O ağladı,ben güldüm,taviz vermedim; büyüdüm.

Pantalonumu çıkardım.
Etek, elbise giydim.
Makyaj yaptım,kadın oldum.
''Evet ''dedim,kabul ettim,onay gördüm,melek dendim.
“Hayır”larım istenmedi,yanlış anlaşıldım,dinlenmedim,şeytan bilindim.

''Aklın hep bir karış havada'' derdin ya bana anne lise yıllarındayken.
Aklım yerine indi, ama yüreğimi indiremedim.
Yüreğim bir karış havada kaldı.

Ya eksik kaldım ya fazla sevdim.
Ortayı tutturamadım bir türlü.
Çok ağladım,ağlattım belki de.
Uykuyla uyanıklık arasında gidip gidip gelmeler yaşadım.
Kendimden çok verdim,kendimden geçtim, ama sevmekten asla vazgeçmedim.


Eski güleç yüzlü rakı sofraları da yok oldu zamanla.
Babam ve dostlarıyla oturduğumuz,arkadaşlarıma gururla tanıştırdığım, sevgiyle kadeh tokuşturduğum yüzlerin çoğu albüm sayfalarında kaldı.
Babamı,en yakın arkadaşımı kaybettim,ciğerimin yarısı gitti.
Yaşım parmakla sayamadığım kadar çoğaldıkça etrafımdaki insanlar, kalan yıllarım kadar azaldı.

Ama ben yenilmedim.
Bugün bir sayfayı daha çevirdim yüreğimden.
Çevirip de ardımda bıraktım.
Göreceğiz bakalım yeni yaş yaşamaya değer mi?
Bir öncekinden iyi mi?
Şapkadan tavşan çıkarır mı ?
Bildiğim yoldan yürümeye devam edeceğim ben yine.
Her gün yolda karşılaştığım ama, adını bilmediğim insanlara ''günaydın'' diyeceğim mesela,
her bahar gelişinde yeniden aşık olmayı bekleyeceğim,
evimin kapısı davetsiz misafirlere her zaman açık olacak yine.
gökyüzüne her baktığımda, maviyi göreceğim ve her yağmur yağdığında mutlu olacağım eskisi gibi.
Yeniliyorum ya her yeni yaşta umudumu;
Hoş geldin yeni yaş,haydi başlayalım....

15 Mart 2015 Pazar

NASILIM !








Nasılsın!

Yaklaşık 5 dakikadır karşımdakinin suratına bakıyor gözlerim.
Anlamadığımdan,görmediğimden,bilmediğimden değil.
Aksine anlamak,görmek ve bilmek belki de beni böyle cevapsız bırakan.
Aslında vereceğim cevap o kadar basit ki;
‘’iyiyim’’demek ve bitirmek.
Ama ben o ‘’nasılsın’’ sorusunun(sonunda soru işareti yok,ünlem var dikkatinizi çekerim)
hep duyduğum,bildiğim,çoğu zaman herkes gibi denk geldiğim,hatta soran tarafından da aslında merak edilmeyen,üstünkörü sorulan ve aynı şekilde cevaplanan,içeriğinde ne merak,ne de başka bir niyet barındırmayan,içi boş bir kelime olmadığını biliyorum.
işte bu yüzden belki de içi dolu olan,gerçek bir soruya gerçek bir cevap verme konusunda zorluk çekiyorum,ve sadece boynumu büküp hafifce,gülümsüyorum….

Nasılsın!

Sahiden nasılım diye düşünüyorum şimdi.
‘’iyiyim’’ desem yalan olacak,
‘’iyi değilim’’ desem nankörlük.
Arada bir yerlerde gidip gelmek,sürekli med cezir halleri,anı anına uymamak,
veya belki de dün bir dostumun dediği gibi ‘’kendi kendine bir kuyu kazıp,dibinden bakmak hayata’’ bu bendeki hal.
Çok dengeli bir dengesizlik halleri….

Nasılsın !

İyi olacağım ,iyi…..
Hangimiz iyiyiz ki hayatta tam olarak,
Hangimiz sağlam kalabiliyoruz ki eksilmeden,eksiltmeden,
Yaralanmadan,yaralamadan.
Ama deniyoruz en azından.
Düşe kalka,önümüze çıkan taşlara çarpa çarpa yürüyüp gidiyoruz işte.
Durmak çözüm değil ve bunu çok iyi biliyoruz.

Nasılsın!

İyi olacağım ………..

5 Mart 2015 Perşembe

Sen,Ben,Aşk........




Sen;
Yüzme bilmediğini söylüyorsun.
Sığ suları tercih edişin hep bu yüzden, sığ sulara çivileme atlayışın.
Ayakların yere bas/a/mıyor diye mi şimdi tüm bu telaşın?
Gülümsüyorum.’’Zamanında aşk boyunu aşmış,’’ diyorum sana.
’’Korkun bu yüzden,ver elini beraber yüzelim’’.
''Yüzme bilmeyene yüzme öğretmek zordur, ''diyorsun.
''Aşk öğrenilir mi?'' diye soruyorum sana. 
''Öğretilir mi? ''
Susuyorsun,bırakıyorsun elimi.
İlk fırsatta terk ediyorsun gemiyi.
Hiç kulaç atmadan,denemeden en azından.
Suskunluğun can simidin olmuş güvendiğin,kaçışın flikan,
Önüne gelen ilk kıyıya çıkıyorsun.
Boğmak mı yoksa boğulmak mıydı esas korkun merak ediyorum.
Arkandan bakarken,elimde avucumda kalan sadece deniz tutmaları,ilk rüzgarda yıkılıveren kumdan bir kale...
Ben;
Gözlerim kapalı atlıyorum her zaman suya.
Yüzmek yetmiyor,hep derinlere dalıyorum.
Derinlerde yaşıyorum.
Korkum yok açık denizlerden.
Vurgun yemekten.
Hazırım.
Ufukta hiçbir kara parçası gözükmüyor şimdi.
Güvertede tek başınalığım. 
Açık denizde.
En dipte, nefessiz kaldım,yüzeye çıkmak telaşındayım.
Ben yüzeye çıktıkça gemi her tarafından su alıyor.
Su soğuk. 
Su tuzlu. 
Su yakıyor.
Zaman kesiklerinden gözlerime tuzlu anılar akıyor.
Aşk;
Boyunu geçmekle kalmıyor işte.
Vurgun da yemek lazım.
O karşılıksız,hala burada,açık denizde,gemide.
Gemi batıyor.
Biz bıraktık,kurtardık kendimizi.
Ama o gemiyi terketmiyor..........

1 Mart 2015 Pazar

ASLINDA BEN...














" Aslında ben;
aynı şarkıyı üst üste 100 kere dinleme manyaklığı olan,
sabah suyu yüzüne çarparken suyun bileklerden dirseklerine akmasına uyuz olan,
buzdolabını açıp boş boş baktıktan sonra kapayan,
müzik duyduğunda gezerken klip tadında yürüyen,
doğru insanı bekleyip yalnız kalan,
paslı iskele ayaklarından toplama midye dolma yerken en lüks lokantada yemek yiyormuş gibi keyif alan,
çift bölmeli çakmaklara gaz doldururken her iki tarafta da gaz seviyesini dengeleme ihtiyacı duyan,
girdiği kapalı bir mekanda ilk önce çıkış kapısının nerede olduğunu arayan,
masaya oturduğu zaman ilk olarak bacak bacak üstüne atınca ayaklarını koyacak yer arayan,
yattığı odada mutlaka cama yakın uyuma ihtiyacı hisseden,
mevsim dondurucu kış olsa da,akvaryumdaki japon balıkları gibi hep temiz havaya,oksijene susayan
iki eli birden doluyken elektrik düğmesini alnıyla açıp kapayan,
binmesi gereken otobüsü kaçırınca gurur yapıp arkasından koşmayan,
eşşek kadar kızların 3 yaşındaki kızlar gibi konuşmalarına sinir olan ve anlam veremeyen,
yolda giderken kaldırımdaki karo taşların çizgilerine basmamaya özen gösteren,
koşarak kendi gölgesini geçebileceğine inanan o yüzden de kendisinden çok şey beklenmeyen,
gülünmemesi gereken yerde gelen gülme krizinin verdiği haz ve acıyı birçok kez yaşamış olan,
aynı anda hem kahkahalarla gülüp hem de hıçkırıklarla ağlayabilen,
bir türlü insanlara güvenmemesi gerekirken her defasında aynı hataya düşen,
kazanmışlıkları ve kaybettikleriyle güçlenen,
her yenilgiden sonra hayatı sil baştan yaşamayı seçmek isteyen,
bu koca dünyanın dönmesi için bir nedeni de ben olayım diyen bir insanım..."

Yani sizin gibiyim aslında....







28 Şubat 2015 Cumartesi

ARAFTA.........




Sıcakla soğuk arası ılık..
Siyahla beyaz arası gri..
İçeriyle dışarı arası araf..
İşte ılık bir grilikteyim,
Arafta, gitmekle kalmanın eşiğindeyim..
Kahkaha atmakla,çıldırasıya ağlamak,
susmakla,çığlıklar atmak,
çok sevmekle,nefret etmek...
Çömelmiş, öylece bekliyorum.
Çömelmek de oturmakla kalkmanın arası değil mi?
İnsan, çömelerek ne kadar durabilir ki?
Bir banka oturmuş, bekliyorum..
Otobüsün durağa yanaşmasını,
güneşin batmasını,
ezanın okunmasını,
yağmurun yağmasını veya güneşin açmasını,
bir şiirin usulca kendini yazmasını,
beklenenin ufukta görünmesini,
ya da ne bileyim “fasulyenın pişmesini”...
Banklar da koltukla beton arası değil mi?
İnsan bir bankta ne kadar uzun oturabilir ki?......

GÖZLÜK...










İki elin yanında, bir bankın kenarında, seyredersin bazen hayatı.
Gözlerin yorulana, ağır gelip taşana kadar seyredersin gelenleri, gidenleri. 
Söylenmemiş yalanları, yalanlanmış gerçekleri,
başka başka insanları, ölümleri,doğumları,
sevinçleri,kahroluşları....
Sonra çıkarıp yanına koyarsın gözlüğünü, yanındaki kocaman boşluğa.
Sen kaparsın gözlerini yorulduğunda, gözlüğün bakmaya, seyretmeye, hayata bir ucundan tutunmaya devam eder.
Hayat;
Yaşamak yerine,yamalı bir bohça gibi yanımda taşıyorum seni
Arada bir kaybedince içindekileri sağda solda arayıp da sormam ondandır...

21 Şubat 2015 Cumartesi

HAYAT GİBİ YANİ...










Boşa kürek çekmek gibi,
uyandığında çoktan bitmiş olduğunu bildiğin bir rüyaya kaldığın yerden devam edebilmek için, gözlerini sımsıkı kapayıp da yeniden uyumaya çalışmak gibi,
geç kaldığını, zamanın aktığını fark ettiğin halde, diğer otobüslere binmeyip boş bir inat ve ısrarla durakta aynı otobüsü beklemek gibi,
 seni anlamadığından emin olduğun birine belkinin gölgesine sığınıp hala kendini anlatmaya çalışmak gibi,
olmadığı söylenen aşk’a her geçen gün eksilse de sol yanından bir parça, yine de inanmaya devam etmek gibi,
yağmurun altında ıslandığını bile bile şemsiye almayıp,yağmurun duracağına inanarak sırılsıklam olup yağmuru yok saymak gibi,
dört koldan gerçekler vurulurken yüzüne ve incelirken çoğu zaman hayatla bağın, düşlerine sığınıp da o bağı birazcık da olsa kalınlaştırmaya çalışmak gibi,
Saçmaladığını düşünenler gibi sen de bazen şaşırsan da kendine ve yaptıklarına,bir acaba yerleşip otursa da içine, her şeye rağmen yine de yolundan vazgeçmemek gibi,
 Umut etmek gibi yani kısaca.
İçten içe, sebepsizce hatta, bile bile umudun o sıcaklığına sığınmak gibi.
Unutmak gibi sonra; 
unutmak diye bir şey olmadığını bildiğin halde unuturmuş gibi yaparak geçmişi, ezelden beri süregelen bir yalana kanarak yaşamak gibi...

HAYAT GİBİ YANİ....


14 Şubat 2015 Cumartesi

AZİZ VALENTINE'NIN ÜVEY ÇOCUKLARI......







Hep sorarlar ya,
‘’Neden aşkta doğru insanlar hiç karşılaşmazlar’’ diye,
Aslında hep karşılaşırlar,ama hep biri vazgeçer,
Hayatın kuralıdır bu,
Her filmin bir sonu,
Her gidenin bir kalanı,
Her oyunun bir bozanı vardır.
Her cam fanus bir gün kırılır,
Her sihir bir gün bozulur.
Eğer ebe olan taraf sizseniz,
tüm vasiyetini yanlış insana bırakmış bir insanın ruh haliyle,yarası kolay iyileşmeyecek bir şeker hastası olarak
Aziz Valentine’nin diğer üvey çocuklarıyla beraber, yalnızlık şarkıları söylemeye başlarsınız hep bir ağızdan.
Geçen seneden bu seneye borçlu geçtiğiniz bir çok şeyin içinde en kırık notumuz aşktan yana olur bir kez daha.
Mutluluk üzerine en az diğerleri kadar hakkınız olsa da ,onu zorla almaya tenezzül etmezsiniz.
Kapıyı yavaşca kapatıp,anahtarı kapının önündeki kuyuya atıp,
Sadece el sallayıp çekip gidersiniz,
Nasıl mı?
İşte böyle………. 

13 Şubat 2015 Cuma

BİR KEZ DAHA, EN BÜYÜK AŞKIMA.........








Yarın sevgililer günü,
Bu gün de onun dünü.
Bir aşk çocuğuyum ben,
40 küsur sene hayatı paylaştıktan sonra ‘’Mavi gözlü dev’’inin esas aleme gitmesiyle hayata küsen ve hızla yaşlanan ‘’Minnacık bir kadın’ı tanıyorum.
Ve Sevgililer günlerinde sabahları yataktan kalktığımızda buzdolabı üzerine magnetlenmiş sevgi sözlerini,kırmızı kalpleri,kahvaltı masasında tabak kenarına yerleştirilmiş kırmızı gülleri ve oturduğu koltuktan yaptığı sürprizlerin sonucunu çocuksu bir heyecanla bekleyen mavi gözlü kocaman bir adamı biliyorum.
40 küsur sene onlarla geçirdim bu 14 şubatları. Eğer yaşadığımız şu dünyada hala böyle sevgiler yaşanıyorsa,bunu yaşayanlar bunun kıymetini biliyorsa ve 40 yıl sonra da aynı durumda olacaklarsa,SADECE ONLARIN SEVGİLİLER GÜNÜNÜ KUTLUYOR ve önlerinde gıpta ve saygı ile eğiliyorum.
Gittiğin yerde mutlu ol mavi gözlü dev,minnacık kadın bana emanet...