24 Şubat 2010 Çarşamba

ZAVALLI DNA'M


Birbirinden çok farklı hücrelerin birbirine karışmasından meydana gelmiş bir insanım ben.
Ailemin kökleri çok değişik yerlerde gelişmiş ve bunların sentezi beni oluşturmuş.
Anne tarafından büyük büyük dedem ‘Cezayirli Gazi Hasan Paşa’ya kadar uzanan bir soyağacımız var.Ondan öncesi nerelere kadar gidiyor Allah bilir.
Annem Bursa’lı bir ailenin tek çocuğu.Annesini 3 yaşındayken kaybetmiş,annemin dedesi tarafından evlatlık alınmış,anneme gelene kadar birkaç çocuk büyütmüş olan ailenin emektarı ve otoritesi ‘Rahime Hanım’tarafından Osmanlı terbiyesiyle büyütülmüştür.(Hoş bu Osmanlı terbiyesi onda ters reaksiyon oluşturmuş,babamla nişanlanana kadar ağaç tepelerinden, duvar üstlerinden inmemiş,mahallenin bütün erkek çocuklarını dövmüştür.)Rahime Hanım daha sonra 8 yaşıma kadar beni büyüttü,Osmanlı terbiyesi konusunda bende master yaptıktan sonra hayata gözlerini yumdu.Üzerimde emeği çoktur bu sert görünüşlü,pamuk kalpli,pamuk saçlı kadının.Evlenmiş,hiç çocuğu olmamış,çocuk sevgisini büyüttüğü çocukları en iyi şekilde hayata hazırlayarak tatmin etmiştir.Işıklar içinde yatsın,gittiği yerde mutlu olsun.
Annem yazları Ankara’da halasının yanında ağabey ve abla dediği hala çocukları ile yaşamış.Asilzade hala İlhan Hanım,annemin annesizlikten kaynaklanan bütün haşarılıklarına katlanan,en tehlikeli hastalıklarının nasıl oluyor da oluyorsa onun yanında vuku bulduğu,aile fertlerimin içindeki enteresan kişiliklerden biridir.Şu anda 89 yaşında olmasına rağmen(bir 89 sene daha yaşamasını diliyorum),bu güne kadar kendisini yataktan kalktığı halde,paspal ,saç baş dağınık gören olmamıştır henüz.Yatak odası ile banyo arasındaki mesafeyi nasıl bir ışık hızıyla alıyorsa,hep apart ta beklememe rağmen,ben onu gördüğümde saçlar itina ile taranmış,yüze hafif bir makyaj yapılmış olarak bulurum onu.Geçenlerde hastalanıp da evden çıkamadığı bir hafta süresince en büyük derdi yaptıramadığı manikürü olmuştu.İlerlemiş yaşına rağmen dimdik yürüyen,koltukta dimdik oturan,otururken asil bir şekilde bacaklarını yanda birleştiren muhteşem bir kadındır hala.Mükemmel Türkçe konuşur,çok dikkatli ve titizdir.Öyleki,geçen sene bize kalmaya geldiğinde benim tv izlerken koltuktaki jöle kıvamında yayılmamı incelemiş,beni kırmamak için bir şey söylememiş,Ankara’ya döndükten sonra bu durumun hoşuna gitmediğini belirtebilmek için bana bacaklarıma örtebilmem için bir diz battaniyesi göndermişti.Utanarak almıştım o battaniyeyi. O günden sonra artık bacakları örtülü jöle kıvamında tv izliyorum.
Ve onun dünyalar şekeri kızı,annemin ablası benim tatlişkomTülin Okyay.Başına gelen tatsız hayat sürprizlerine,yoga,meditasyon ve doğu bilimlerindeki değişik felsefelerle karşı duran,hayata bu yolla hep olumlu bakabilmeyi becermiş,sevgi kelebeği,68 yaşında olmasına rağmen benim en iyi arkadaşlarımdan.İlhan Hanım’dan tamamıyla ayrı bir kişilik.Zaten biz Ankara’ya gittiğimizde İlhan Hanım’ın beyaz koltuk ve halılarından ürkerek mutlaka Tatlişko’nun evinde kalırız.Gece evde biralı,çekirdekli mutluluk partileri düzenlerken,İlhan anneanneden gelen,ertesi sabah kahvaltıya geleceğini bildiren telefon sonucu gece yarıları temizlik yapmaya başlarız.Genelde de bir araya gelindiğinde tatlişko ve ben evin yaramaz çocukları rolünü üstümüze alarak,sık sık annelerden fırça yeriz.
Ve annem.Yeterli aile sıcaklığında büyüyemediği için çocuklukta haşarılıkları dillere destan olan(Hala biraz haşarı,bilgisayar oyunları tutkunu),el sanatlarına düşkün ve bo konuda becerikli,eski Oda Tiyatrosu oyuncularından(Ki babamla bu şekilde tanışmışlar),eski YSE yeni Köy Hizmetleri emeklisi standart ötesi bir kadın.
Ve babam.Annemden 17 yaş büyük,Bursa’nın hızlı delikanlılarından,grafiker ressam,bütün sanatlara düşkün,Oda Tiyatro’sunun meşhur ‘Yağmurcu’su,standart ötesi bir adam.
İkisinin arasındaki yaş farkı sebebiyle her iki tarafın da ailesi evliliklerine şiddetle karşı çıkmış,yalancı açlık grevleriyle(ev dışında mideyi tıka basa doldurup,evde ağza lokma atmama şeklinde),uzun ayak diretmelerle başlamışlar benim dünyaya gelmeme neden olan 43 yıllık yolculuklarına.
Babamın ailesi de Bursa’nın yerlilerinden.3 erkek çocuklu bir ailenin en küçüğü.Büyük ağabey meşhur terzi Akif,küçük ağabey İstanbul eski emniyet müdürlerinden,ilk kriminalistik laboratuvarlarının kurucusu ‘Karanlık Ahmet’.
Babamların babası,zamanının Bursa’nın en meşhur pasta ustası ‘Deli Osman’.Aile efsanesi halinde nesilden nesile anlatılır ki,bir keresinde özel ısmarlama bir loğusa pastası yapmış,tam teslim etmeye giderken kafası neye bozulduysa Irgandı köprüsünün üstüne elindeki adresle birlikte pastayı bırakıp çekip gitmiş.Daha sonra pastayı bulanlar ‘bunu olsa olsa Osman Efendi yapmıştır ‘diyerek pastayı adrese teslim etmişler.
Bu kadar renkli kişiliği anlattıktan sonra 4 erkek 1 kız toplam 5 amca çocuğum arasından,Karanlık Ahmet’in büyük oğlu Sami Söylemez’i bu yazıya konu etmezsem,büyük bir haksızlık etmiş olurum ve onun psikolojik işkencelerinden asla kendimi kurtaramam.
Sami …… yaşında olmasına rağmen(bu yazıyı yazarken bir şey danışmak için arayıp yazımdan bahsettiğimde,yaşını yazmamam için türlü şantaj ve tehditlerde bulundu.O yüzden yazamıyorum),hala bize geldiğinde türlü şımarıklıklarla anneme her istediğini yaptıran,….. yaşında olmasına rağmen hala çocuk ruhlu(Hoş onu görenler …… yaşında olduğuna asla inanmıyor,o da bunun nimetlerinden sonuna kadar faydalanıyor),en büyük zevki bana değişik işkenceler uygulamak olan ,’Apollon’ suratlı ‘Pavorotti’gövdeli dev adam.Bu dev adam bir o kadar da duygusaldır,
Dedim ya.Çok farklı ve karmaşık bir sentezin ürünüyüm ben.Ben doğarken bu sentezden doğacak bir çocuk için zavallı DNA’mın elinden gelen hiçbir şey yoktu. hiçbir O yüzden de ruh durumumdaki dalgalanmaların daha kolay anlaşılabilir hale geldiğini düşünüyorum artık sizler için.
Ama yine de ,dedem ‘Deli Osman’ı lakabından dolayı,daha bir yakın hissediyorum kendime çoğu zaman.



Not=Bu büyük ve güzel ailede yazıma dahil etmediğim ama hayatıma güzelliklerle dahil olmuş bir çok akrabam var.Sadece en eğlenceli karakterlerden bir kaçını yazıma konu alabildim.
Bütün ailem,iyi ki varsınız,iyi ki sizlerin ailem olmanızı seçip gelmişim dünyaya.
Bu arada yazımda adları geçen,kendileri artık bizim yanımızda olmayan bütün akrabalarımın da gittikleri yerde mutlu olmalarını diliyorum.


Pınar

20 Şubat 2010 Cumartesi

HERKESİN KENDİNDEN BİR ŞEYLER BULABİLECEĞİ ÖYKÜLER (1)


(Böylesi öyküler daha keyifli gelir okuyana,yazanın ruh durumlarını anlattığı yazılardan.Daha önce yazdıklarımla çevremdekilere verdiğim rahatsızlık için özür diliyor ama bu tarz yazılar da yazmaya ve çevreyi rahatsız etmeye devam edeceğimi de belirtmek istiyorum)


Birbirlerinin varlığından habersiz kendi dünyalarında yaşayıp gidiyorlardı.Ne zaman kim tarafından,ilk kimin daha çok yaralandığı önemli değildi ama ikisi de aşktan hasarlıydılar.Kapatamadıkları yaraları,alınamamış intikamları vardı ikisinin de.Çok şey biriktirmişlerdi içlerinde geçmişten geleceğe taşınan.
Bir vesileyle birbirlerinin yüzlerini görmeden tanıştılar.Telefon görüşmeleri başladı ardından.Telefonda tanıdılar ortak yönlerini ve bir müddet sonra artık cisimlerini de görmeye ihtiyaç hissettiklerinde, ,yağmurlu ve soğuk bir akşam üstü kendiliğinden buluşuverdiler.
Birbirlerini gördüklerinde hiç yabancılık çekmediler önce,kırk yıllık dost gibi sarılıp,öpüştüler.Sonra bir bara gidip,yağmur altındaki büyük şemsiyelerden birinin altına,bahçeye oturdular.
Başlangıçta biraz mesafeli,biraz tedirgindiler.Maskeler vardı yüzlerinde,karşılıklı birbirlerini sınadılar.Adam elindeki telefona bakıyordu birisi aramış mı diye ve sıradan komik olmayan espriler yapıyorlardı karşılıklı ortamı yumuşatabilmek için.Adam durmadan hayatına giren kadınlardan bahsediyordu,kadın sa ne kadar güçlü olduğundan.Rol yapıyorlardı birbirlerinden etkilendiklerini belli etmemek için.İkisi de o kadar yaralıydılar ki,kendilerine sunulan sevgilerden intikam almayı öğrenmişlerdi ve daha ilk görüşmelerinde birbirlerine bunu yapamayacak kadar değer vermişlerdi
Gece çok keyifliydi,uyum inanılmazdı daha sonra,saatlerce karşılıklı her şeyden konuştular.İkisi de içlerindeki yaraları gösterdi birbirine ve kimse karşısındakinin yarasına bakarken tiksinmedi.Birbirlerinin karşısında saydamdılar,ve masumiyetin izin verdiği derecede utandılar birbirleriyle en gizli sırlarını paylaşıp karşılıklı ağlarken.
Kadın daha fazla gizleyemedi hislerini ve karşısındaki sarıp sarmalanıp incitilmemeye muhtaç adama ve önüne geçemediği,içinden kabaran sevgiyle baktı.Adam ‘Ne kadar sevgi dolu baktın bana’dedi.Kadın’Çünkü öyle hissettim’ diye yanıtladı.Adam da uzanarak kadının yanağını okşadı sevgiyle ve yaptığı şeyin farkına varıp,kaçıp tuvalete gitti.
Sevgi zaafında bulunmuştu o da ve bu affedilmez bir günahtı.
Adam yerine döndüğünde artık başka bir adamdı.Başka adam’Bunları söylemezsem yarın yataktan kalktığımda aynaya rahat bakamam’dedi(hayata rahat bakamazken aynaya rahat bakabilmek neden bu derece önemliyse?)’Hem sen benim kadar arızalı bir adamla nasıl baş edebilirsin?’ diyordu kadının arıza derecesini bildiğini sanarak.
Adam artık yeni bir sorumluluk,üstlenilecek yeni bir düşünce istemiyordu.Çünkü sevdi mi sevdiğini tepesinde taşıyan,kul köle olan tiplerdendi ve kendi yüreğini bile taşımak ağır gelirken şu ara,başka bir yüreği havalandıracak gücü bulamıyordu kendinde, aynı kadın gibi.İçlerinde paylaşarak çoğaltabilecekleri çok şey varken,bunu yaparken eskiden olduğu gibi parça parça azalma ihtimalinden korkuyorlardi.
Kadın korkusunun arkasına sığınıp durmadan konuşan adamı,başlayamamış başlangıcı için,içine akıttığı gözyaşlarıyla hiç konuşmadan dinliyordu.Hem söylenenler hem de hissedilenler elle tutulabilecek kadar gerçekti.
Adam uzanıp yumuşacık öptü kadını büyük bir sevgiyle,ruhuna elini daldırdığını fark etmeden.Kadın adamın suratını okşadı,sanki biliyor gibiydiler birbirlerine nasıl dokunacaklarını.Bir daha belki de böyle bir gece yaşayamayacak olma ihtimaliyle bütün ruhları ve benlikleriyle baktılar birbirlerinin yüzüne.
Söylenecek çok şey varken susup birbirlerinin gözlerinin içinden yüreklerinin içini seyrettiler.
Mayın tarlasına çıplak ayakla düşünmeden dalmışlar ve yara almadan geri dönebilmenin telaşına düşmüşlerdi.
'İnsan bazı gecelerden yeniden doğarak çıkar sabaha bazı gecelerdense ölerek'demişti bir yazar.
Onların sabahı.......

(Diyerek burada kesiyorum.Daha devamı yazılmadı çünkü bu hikayenin.Bu adamla bu kadının hikayelerine devam edeceğim ara ara.İlk fırsatta da bu hikayeye bir son ilave edeceğim.)

17 Şubat 2010 Çarşamba

YALNIZLIĞA SUSUYORUM


Hiç sıradan bir insan olamadım ben.Doğumumda bile sıradışı bir şey yaşanmıştır mutlaka,mesela ağlayarak doğmak yerine kahkaha atarak doğmuş olabilirim.Araştırmam lazım.
Hep sıradan olmayan seçimler yaptım,sıradan olmayanı yaşadım.Sıradan olmayan sevgiler,nefretler,üzüntüler yaşadım.
Sıradan olmayan yerlerde bulundum zaman zaman.
Broadway'de bir müzikali tüylerim diken diken izledikten sonra,Sulukule kaldırımlarında oturup,tanımadığım yaşlı bir teyzenin tanımadığım torununun hastalığına ağladım beraber sigara içerken.
Dünyanın en seçkin restoranlarında en güzel yemekleri yediğim seyahatlerden döndükten sonra,en çok paslı iskele ayaklarından toplanmış midyeler eşliğinde,salaş meyhanelerde 'şişede balık olmak'tan zevk aldım.
Başka ülkelerdeki ciddi iş toplantıları sonrası,üzerimdeki sıradan üniformaları çıkarıp en rahat kıyafetlerimle kaldırım lokantalarındaki garsonlara kahve falı baktırdım.
Görünüşüm bile sıradışı benim.Mutlaka üzerimde sıradışı bir takı,asimetrik bir hırka veya acaip bir ayakkabı bulunur sıradanlık denizinde boğulmamak adına.
Bir nevi isyan bu herhalde,bilmiyorum psikolojik açılımını ama hayattaki duruşum bu benim.
Şimdi,durduğum yerden kıpırtısızca hayata bakıyorum.Şu duruşumu görenler aslında çok yorulduğuma,gerçekten çok yorulduğuma asla inanmazlar.
Sıradışı zevkler,düşünceler,sevgiler,nefretler,ayrılıklar,çıldırışlar taşırken,çoğu sıradan insanlarla dolu bir dünyada,sıradan ilişkiler yaşamaya mahkum edilmiş lanetli sıradışı bir insanım ben.
Sıradışılığımın yalnızlığıyla içim kavrulurken,iliklerime kadar üşüyorum.

Pınar Söylemez

14 Şubat 2010 Pazar


Karar verdim bu sabah.

Haftaya sevdiğim ama dilini hala öğrenemediğim,sokaklarında gezerken tabelalardaki adresleri anlayamadığım için taksi şöförünün insiyatifinde,caddelerinde gezmekten büyük keyif aldığım,en ciddi fiyat pazarlıklı toplantılarımın bile benim için eğlenceye dönüştüğü o ülkeye uçacağım.

Giderken,yaşadığım dalgalanmaları,ışıga doğru tırmanmaları ve düşüşleri geride bırakmaya çalışacağım.(Beynimi de bırakabilsem geride keşke...)

Gündüzleri ciddi toplantılara girip,hava karardımı ,her zaman kaldığım otele dönüp üstüme en rahat kıyafetlerimi giyip,sevdiğim ülkenin, sevdiğim şehrinin,sevdiğim arnavut kaldırımlı sokaklarında,keşfettiğim o daracık aralaıklardan çıkıp, o bayıldığım meşhur caddeye çıkacağım.
O meşhur sokaktaki lokantaların birinin kaldırımdaki sandalyelerine oturup,kendime nefis deniz ürünleri ısmarlayıp,biram eşliğinde,çalan tanıdık nağmelere kulak kabartacağım.

Yanımda iki bavul olacak.Biri elbiselerimi ,diğeri yaşadığım sıkıntıları taşıyacak.

İkinci bavulun içine taş doldurup,sevdiğim ülkenin kocaman şilepler kalkan o meşhur limanından denize bırakacağım.

Arınıp ta döneceğim geriye.

Karar verdim bu sabah gidiyorum.....