29 Haziran 2011 Çarşamba

ORADA KAL.........




Ben bu gün yüzümü yıkarken''Günaydın'' dedim aynadaki suretime,
Dilimde şarkılar vardı yollara düştüğümde,
Bu gün hep yeşil ışıklara,kahve fallarında balıklara denk geldim,
Bir çocuğun ilk adımını atış mutluluğundaydı yüreğim,
Sokaktaki simitciye selam verdim,ışıl ışıl gülümsedim,
Kendi karanlıklarımda kaybolmak için en son gün dündü,
Ben bu gün hüznün odalarını kiraya verdim,içindeki artıklarla beraber.
Ben bugün kuyularda yoktum,
Ben bugün kendi içimde çoktum,
Ben bugün senin sayendeydim.
Yüzüme tatlı tatlı vurmaya başlayan ılık rüzgar,
Bana rağmen orada kal...........

27 Haziran 2011 Pazartesi

ANLAT BANA ANNE......


Bana "belki"yi anlat anne..
Kalıplardan uzağa bakmayı, hayallerinden ırağa düşmeden akmayı..
Duvarlarla yaşamayı değil anne;onları yıkıp, yeni yerler yapmayı..
Düşlerimi değil, hayatı zapt u rapt altına almayı..
Ben biliyorum alı, moru..
Geç bunları anne,
Bana karmaşığı anlat anne, her şey karıştığında çıkan renkle yaşamayı..
Hayatın karasına, biraz deniz mavisi katabilmeyi.....
Bana sınırları anlatma anne..
En büyük sınırdır avcumun içindeki gözyaşı..
Bana gözyaşları bir gün büyük denizlere nasıl karışır ve karışmazsa bu yürek buna nasıl alışır; onu anlat..
Balık olup tutulmayı değil ağlardan kurtulabilmeyi öğret bana,
Ve anlat bana anne,bu deli kızın boynunu böyle dik tutmaya,
Mor inek olmaya devam ettikce,basına daha neler gelecek,
sen bu deli kızınla nasıl başedeceksin
Bana bunları anlat anne..............

24 Haziran 2011 Cuma

HAYAT BİR MASAL(MI)DIR........





Eve geldiğimde hızla mutfak önlüğümü giyerken zihnimden onlarca soru geçiyordu.
Bunlardan, suyun üzerinde en çok duranı: “Don Kişot, yel değirmenleriyle savaştan sonra evine döndüğünde köfte patates kızartıp,soğuk bira eşliğinde yemişmidir?” idi.
Bu akşam, masallar âleminde yolculuğum elimde kızartılmaya hazır patatesler ve bir maşa ile böyle başladı.
Aslında o, bir maşa değil, yel değirmenleriyle savaştan dönen yorgun bir savaşçının kılıcıydı.
Maşa köşede pek de “yorgun” bakışlarla süzerken beni, masallarım ve masal kahramanlarım geldi yardıma.
Çevremi bir kolaçan ettiğimde hepsinin erkek olduğunu fark ettim. Don Kişot, Kurşun Asker, Küçük Prens, Küçük Kara Balık…
Sadece kenarda soğuktan büzüşmüş elleriyle ısınmaya çalışan Kibritçi Kız vardı o kadar.
O da kendini diğer masallardan ayıran can acıtıcı farkı yaşayan bir halde mutfak duvarına yaslanmış beni izliyordu.
Sonu mutsuz biten tek masaldı Kibritçi Kız..
Ve onca prensesli, pespembe masallardan aldığım kahramanları düşününce irkildim.
Hayata, akıntıya ve düzene meydan okuyan Küçük Kara Balık, kendi dünyasından uzaklarda gülünün kokusunu özleyen eli yüreğinde Küçük Prens ve yel değirmenlerin sonsuz düşmanı Don Kişot..
Patatesler ve köfteler kızgın yağ ile buluşurken, hızla mutfak önlüğümü çıkardım.
Zihnimden onlarca yanıt geçiyordu.
Bunlardan suya en çok batanını aldım, çıkardım, kuruladım.
Kahramanını bekleyen bir ömür değildi benimki.
Aksine bolca sahipsiz kalmış, değirmenlerle savaşta kazanılmış ve akıntıya karşı durmak için cesaretle sınanmış bir ömürdü.
Kaybetme, ayazda kalıp üşütme ihtimaline karşı Kibritçi Kız son kibrit çöpüyle köşede hazır bekletiliyordu.
Hayatın aslında bir masal olmadığını arada bir bana hatırlatabilsin diye……….

23 Haziran 2011 Perşembe

SİLGİ........


Kadın, bembeyaz bir tuvale çizilmiş duru bir resimdi..
Sorumluluklar ve sınırlar, üstüne kara kalemle çizdi de çizdi..
Kadın aldı eline silgiyi, kendine ait olmayanı bel(ir)ledi..
İlkin kalıpları sildi, öyle insan böyle söyler(mi)leri, giyer(mi)leri....
Kolundaki dövmeye takılan bakışları.........
Sonra duvarların önünde şöyle bir gerindi..
Durmaksızın hayalleri ile kendisi arasına örülen duvarları sildi..
Mış gibileri sonra, yüzleri, maskeleri bir bir temizledi..
Yüzü, sokağa çıkma yasağındaki şehirlerin caddeleri gibiydi..
Kalabalık, caddelere akmaktansa; her şey yerli yerinde olması gerekeni beklemekteydi..
Sevindi kadın, nerdeyse yüzünü unutmak üzereydi,
Bekledi..............................

9 Haziran 2011 Perşembe

BU GECE.......



Çok sevdiği bez bebeğini gittiği her yere götüren bir kız çocuğu olasım var bu gece….
Bir elimle sıkıca kavrayarak bebeğin kolunu,
bir elimde battaniyem,
bir elimde bebeğim dolaşasım var evimin dar koridorlarında…..
Annesinin sözünü dinlememekte ısrar edip yaralarının üstündeki kabuğu kanırtan,
akan kanı durdurmak için de yine annesine sığınan bir çocuk olasım var..
Kucağında ağlarken annemin hıçkıra hıçkıra,
anne kokusunu iliklerime kadar içime çekesim var….
Babasının güçlü omuzlarının üstünde tahtlanan bir çocuk olasım var..
Bir sonbahar ikindisinde,
babaannemin evinde,
sıcacık sobanın üstündeki çayın cızırtısı eşliğinde;
burnumu cama yaslayıp dışarda yağan yağmuru seyredesim var.
Buğulanan cama kanatlar yapasım, hohlayasım, silip,tekrar tekrar kanatlanasım var..
Kalabalıkta annesinin yiten elini tekrar bulan çocuk sıcaklığında,
hayatı tekrar kavrama isteğim,
Ama takatsizliğim var …..
Ve sonuçta şekeri elinden alınmış bir çocuk duygusallığında bütün dünyaya küsesim var….

8 Haziran 2011 Çarşamba

BAZEN.....



Üstüne oturmaktan yassılaşmış bir tutam ota döner bazen gün..
Üstelik de bazen, sizin otlarınızı o hale getiren kendiniz de değilsinizdir..
Yaşam bahçenize aldığınız kişiler, o çok sevdiğiniz ağacınızdaki ham erikleri ceplerine doldurup kaçtıklarında; hiçbir yerin tam ortasında kalakalırsınız.
Atalarınızın konuyla ilgili ustalıkla imbikten süzdükleri sözlerden birini seçersiniz, günün manşetine..
Günü, yeni bir şey daha öğrenmenin acıtıcı ama hafifletici ağrısıyla kapatırken, demek ki, dersiniz,
‘’bir taş atımı uzağına alacakları iyi belirlemeli insan..Yoksa o canım ağaçtaki erikler olgunlaşamaz..’’
Hem sonra, kaçan bir çoraba döndüğünde gün, onu hiçbir şey yakalayamaz..

7 Haziran 2011 Salı

CAM BUĞUSU/KANAT????



Daha küçücükken öğrendim kaybetmeyi,
Camın buğusundan,
Babaannemin evinde,camın buğusuna parmağımla çizdiğim resimler,yazdığım yazılar zamanla bir damlaya dönüşüp süzülürken aşağıya doğru’’Kanatları olmalı insanın’’ derdim içimden.
Sıcakla,güneşle erimeyen,yağmur olup düşmeyen,buharlaşıp yok olmayan……
Dört mevsime dayanıklı ruh iklimleriyle ve çıkmakta olan kanatların sancısıyla büyürken yaşamın içinde ,öğrendim ki kanatlanmak bedel ödemekti.
Üstelik kanatların düşmene,düşünce yuvarlanmana engel olamıyordu.
Ve ne kadar yüksekten düşersen tekrar o yüksekliğe çıkabilmen o kadar zor oluyordu.
Bulunduğum  yerde cam buğusu olmakmı yoksa kanatlı olmak mı daha iyi diye düşünürken,
ıssız adaya yanına almak isteyeceği üç şeyi alamadan düşmüş insanların ruh hali içindeyim……

3 Haziran 2011 Cuma

YA.......YA DA..........



Denizin kıyısında duruyorum.
Ayaklarım suyun içinde
İçimin hüznünü,söyleyemediklerimi denizle paylaşmak istiyorum.
Dalgaları seyrederken diyorum ki içimden
' şu ilerideki elli beşinci dalgaya yüzsem’
(sanki dalgalar arasından en güzeli o gibi geliyor bana)
‘’Ama sanki elli yedinci biraz daha mı köpüklü ne ?O daha mı mutlu eder beni?’’
Daha sorumu bitirmeden yer değiştirmiş oluyor elli beşinci dalga
Artık söylediğim yerde değil.
Elli beşinci değil de otuz beşinci olmuş şimdi. giderek yaklaşıyor.
Yani zaten o bu tarafa geliyor.
Gelirken de elbet bir şeyler getiriyor yanında .
Dalga yaklaşırken çok anlayamıyorum neler getirdiğini,
Çer çöp de olabilir,balık veya yosun da
veya bir midyenin içindeki değerli inci tanesi……
Şimdi önümde iki seçenek var .
Ya atlayacağım denize , dalgaları filan unutup
Ben de sarmaşıp ona,bir parça olacağım onun içinde.
Ya da kıyıda durup , bekleyeceğim. dalgaların kıyıya vurup parçalanmasını seyreyleyeceğim
O zaman da onlar birer parça olacak gözlerimin önünde.
İki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse:
Ya kendini yok edeceksin hayatın içinde
ya da hayatı yok edeceksin kendinde.

Peki sen hangi türde yaşayanlardansın?........

1 Haziran 2011 Çarşamba

BUGÜN.........





Hani daha önce de yazmıştım ya,
Kimi günlerin çıkıp geliverişinde insanın kalbini yerinden oynatacak bir tekinsizlik vardır.
Her sabah otomatiğe bağlayıp yaptığın şeyleri yaparken anlamazsın öyle bir güne uyandığını,
Halbuki gelen gün,yakalarını uzun uğraşlardan sonra zar zor bir araya getirdiğin,
Parmak uçlarında durup,ellerini iki yana oynatarak güç bela kurmaya çalıştığın dengeni altüst edecektir,bilmezsin.
Sen her zamanki sabahlardan birine uyandığını sanırsın.
Oysa gelen günde sana söylenen bir sözle,çok büyük bir fırtınaya yakalanmış yaprak misali savrulacaksındır,
O anda hayatınla ilgili kurduğun bütün planların sıfırlanıp,acilen yeni planlar kurman gerekecektir.
Bir anda yine boşluğa düşeceksindir ve refleks olarak son anda biri uzanıp ta bileğinden tutar, düşmekten kurtulursun diye uzattığın elin yine havada kalacaktır.
Yalnızsındır yine,
İçin ağlarken yine belli etmezsin kimseye,
Güya güçlüsündür ya,bunu da halledecek bir yol bulabilirsin tekrar,
Daha önce de yaşamışsındır bu tarz günleri,
Daha önce de parçalanmışsındır,
Ama küllerinden yeniden doğup,
Güven tükete tükete bu güne kadar ilerlemişsindir,
Yine yaparsın,
Düştüğün yerden kimse görmeden kalkıp,
Üstünü başını silkelersin,
Omuzlarını biraz daha dikleştirip,
Ayakta durursun içindeki enkazla.
Bir daha düşmemek için geriye bakmayıp,
Uzaktaki belirsiz ufka odaklarsın bakışlarını.
İşte öyle bir gündü bugün………..