7 Ekim 2014 Salı

UÇURUM...










Şimdiye kadar doğum günlerini kutladığın insanların,
sene-i devriyelerini andıkça mı başlıyor yaşlanma?
Sen dünya dertlerinde koşturmaya devam ederken,sinsice,azar azar…
Denizin yavaş yavaş aşındırdığı iskelenin ayakları gibi.
Sonra bir avuç insan,iki metre bez,bir kürek toprak,birkaç kırık dökük dua…
Aşındıkca dağılma,parçalanma…
Parçalandıkca azalma…
Bir ağacın daha yemyeşilken, hala meyvaları üzerindeyken,yıkılması gönül bahçemizden…
Ardında kocaman bir boşluk bırakması ve onulmaz bir uçurum;
bizimle hayat arasında…

25 Eylül 2014 Perşembe

HAYATIN DONDUĞU YER...







Bütün çaresizlerin son sığınağı olan “ilahi adaletten” kuşkuya düştüğün,
o adaletin tecelli ediş biçimine baş kaldırdığın,
bu baş kaldırışa verilecek cezaya bütün kalbinle razı olacak ve o cezaya aldırmayacak kadar üzüldüğün zaman,
her canlının var gücüyle tutunmaya çalıştığı hayat da anlamını yitiriyor.
6 yıl önce tam da bugün ben bunları,soğuk,ıslak bir Cuma günü yaşadım ….
25 Eylül 2008 saat 17.15...
Şimdi,6 yıl sonra,bir kez daha canı çok yanmış gerçeğimi oturdum,kendi yaramdan dinliyorum sessizce.
Yara benim,acı benim,ama giden de benim CANIM.
Ne ağlamak,ne de sana sarılıp kokunu içime çekebilmek için rüyalara sığınmak yetiyor artık..
Mücadele ettiğim tek şey şimdi kulaklarımdaki sesini unutmamak.
Her şey bir yerde dondu kaldı.
Bunlar da artık olsa olsa sözyaşlarım.
Durmuş gözüken kanın,
yalancı kabuğun,
sana söyleyecek daha çok sözü,
anlatacak çok hikayesi olan küçük kızının donup kaldığı yerdir burası.
Sen bana bir hayat verdin,bir kader yazdın ve çekip gittin,
Benimse senin için yapabildiğim tek şey gidip mermer,soğuk bir taşa senin adını vermek ve ona dua okumak şimdi.
“Bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor Tanrı bizi.”der bir İngiliz yazar…
Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor.
Heykel onun, taş onun.
Ama her kırılan taşın ardında, kudretli bir sonsuzluktan “neden” sorusuna cevap bekleyen kederli birileri kalıyor.
6 yıl sonra ‘’neden’’ sorusunun cevabını ben de hala bekliyorum,
Belki de insanı isyankâr kılan bu cevapsızlık.
Bir cevap arıyorsun, bir neden bulmak, seni yaratan kudrete, “bize niye böyle yapıyorsun” diye sormak istiyorsun.
Bir sessizlik bunun cevabı.
Hayatı anlamsız, yaşamayı değersiz, ölümü bile önemsiz gösteren kudretli bir sessizlik.
Ve ben bugün hayatın donduğu yerde oturmuş,bu sessizliği dinliyorum, sessizliği yaşıyorum.
“Bir heykel gibi çekiç darbeleriyle biçimlendiriyor Tanrı bizi.”
Bazen heykeli yaparken taşı kırıyor.
Heykel onun, taş onun,
Ama giden de benim CANIM.
Bugün,ağzımın içindeki kelimeler dudaklarımı içeriden kanatıyor,
Söyleyemiyorum ama biliyorum duyuyorsun,
Gittiğin yerde mutlu ol mavi gözlü dev adam………
Babam olmanla,senin kızın olmakla hep gurur duydum,ömrüm yettiği sürece de duyacağım...
''SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
BENİM BİR KERE ÖLDÜ,KÖR OLDUM...''

23 Eylül 2014 Salı

NEDEN EVLENMİYORUM???????








Ben yoruldum, insanlar yorulmadı sormaktan.
Neden evlenmiyor muşum?!
Kocalar kapıda sıraya dizildi de biz mi seçemedik?
Düzgün bir adam karşımıza çıktı da biz mi istemedik?
Aşık olduk da bekarlık kurumunun bize ihtiyacı var diye biz mi kaçtık?

Herkes evlenmek zorunda sanki…
Sevip aşık olmadığın biriyle evlenmektense evlenme daha iyi…
''Kısmet'' demekten dilim damağım kurudu. Olmayacak dualara amin demekten dudaklarım yoruldu.
O yüzden evlenmedim.
Yukarı tükürsem ıssız adam, aşağı tükürsem odun!
Hangisiyle evlenelim?

Zaten evlenince de hayatımıza kuş mu konuyormuş sanki?
Belediyenin bana da   verdiği yetkiye dayanarak şunu söyleyebilirim ki, hazırlıkları da dahil olmak üzere total olarak kocaman bir fiyasko evlilik.
Hangimiz gümüş makasa pul yapıştırıp kurdele sarmak istiyor?
Nişan tepsisi almak için kaç saatinizi sokaklarda geçirmek istersiniz?
O kadar zor ki her şey; buzdolabı seçmek bile problem.
Bütün sülalenin parmağı her işinizin içinde maşallah!
Gelinliğiniz hakkında bile her kafadan çıkan milyonlarca konuşma baloncuğu…
Biri ak diyor öbürü kara!
Aman da herkesin gönlü olsun derken, iki gönül bir olunca seyran olacak samanlık dar geliyor insana.

Düğün olayını hiç anlamış değilim keza.
Neden bir adamla aynı evde yaşamaya başlıyorum diye amcamın oğluyla karşılıklı Ankara havası oynuyoruz ki?
Üstelik üzerimde beyaz ve ters bir mantar kostümüyle!
Bir de boyumdan büyük bir pastayı kılıçla kesiyoruz yanımdaki penguen kostümlü kocamla!
Sebep?

Peki ya mutlu sondan sonra?
Bulaşığı, yalaşığı gırla evin içinde…
Oje bile süremiyor insan.
Sürsen bile yemek yaparken, bulaşık yıkarken bozuluyor zaten.
Bütün gün işte çalış, aksam eve gel yemek yap, ortalığı toparla, bulaşıkları yıka…
''Aman tanrım yarın kaynanam geliyor'' sendromu da cabası…

Hepi topu bir pazar günümüz var o da ütüye kurban gidiyor.
Bir de evin içinde dolaşan erkeksinin kılı tüyü pisliği…
Sinirleri kulak memesi kıvamında cılklaşan kadın çemkirmeye başlıyor.
Ardından kavgalar gürültüler ve ta tam! Hadi bakalım ''ben annemin evine gidiyorum Hüseyin''!
Ondan sonra adliyenin önü boşanma kuyruğu…

İşte bu yüzden evlenmiyorum teyzelerim amcalarım.
Hala bu yaşanacak, anlat anlat bitmeyecek sıkıntıları bana pembe gösterecek biriyle tanışmadım da ondan evlenmiyorum.
Sırf sarılıp uyumak için bu kadar yükü taşıyabileceğimi düşündürmedi kimse de o yüzden hala yalnız yaşıyorum.
Bir gün biri gelir, ''al bu da senin aptal cesaretin hadi evlenelim'' der ve beni ikna edebilecek kadar aşık ederse, ben de evlenirim belki.
İşte o zaman gelini öpebilirsiniz.

Ama şimdilik french manikür ojelerim bozulmasın diye evlenmiyorum.

1 Eylül 2014 Pazartesi

BEKLEMEK...




Bazen tek bir cümlede takılıp kalıyorsun; virgüle ihtiyaç görülmemiş, noktası çoktan konmuş tek bir cümle. Her kelime çekip gidiyor yanından, her sözcük başka başka anlamlarda başka hayatlarda yer buluyor.
Gün geceye dönüyor kaç kez, iklim değişiyor. 
Bildiklerin bilmediklerine yenik, sen bir orada bir burada, ne kendine, ne hayata sığmayan kimlikler yaşıyorsun. 
İçinde birikmiş ama bir türlü kuramadığın cümleler. 
Hep devrik kalıyor başkalarına sığınmak...

Sonra birden; 'ben benim' diyorsun, akıyorsun zamana. 
Zamanda ağır aksak yaşamaya çalışıyorsun. 
Hangi sen içinin sindiği,
hangisi koca bir tuzak,
hangi sen sana hiç olmadığı/n kadar uzak hiç düşünmeden...

Bazen tek bir cümleye takılıp kalıyor işte hayat.
Tek bir gecenin sabahı bekleniyor halihazırda, tek bir dokunuş tendeki, yüzdeki tek bir gülüş, tek bir bakıştaki göz, tek bir dildeki söz...
Zaman işte tam da orada donup kalıyor.
Sözcüklerin kalmıyor yeni cümleler kurmaya...
Suskunluğun kendi içine bile sığamıyorken ne kadar da zor duyuluyor başkalarının sözlerinde fısıldanmak...

Sonra birden; ''ben kimim diyorsun'', soruyorsun zamana. 
Zamanda o kaybettiğin kendini arıyorsun. 
Hangisi gerçekti, hangisi sadece bir düş, hangisi yüreğinden, aklından telafisi olmayan bir düş/üş hiç anlamadan...

Bazen...
Geçip gidiyor da herşey
Sen sadece bekliyorsun.
Aslında kendini;
Sadece kendini beklediğinin farkında olmayarak...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

ÖBÜR YARIM....YARIM.......



Herkesin kendi sözcükleri var kimi zaman anlatmaya yetmeyen,
Ve herkesin kendi öyküsü var anlatmakla bitmeyen,
Yaşadıkça sızlatan,
“Herkes korktuğu bir şeyden kaçıyor hayatı boyunca; kimi tutuklu kalacağı bir aşktan, kimi ayrılmaktan, kimi doğduğu yerden, kimi yalnızlıktan...
Kimse, bir hikâye yarım kalırsa ne olur diye merak etmiyor;
Kimse arkasında bıraktığına ne olacağını düşünmüyor giderken,
Ve kimse birini yarı yolda bırakana dönüp bir şey söylemiyor,suçlamıyor onu...
Çünkü herkesin ardında bıraktığı bir suç var mutlaka...
Herkesin bir yarımı duruyor arkada,
Hikayenin başında ‘’Öbür yarım’’ derken ‘yarım kalan 'olarak değişiyor ifadeler,
Birbirine değmeden koşanları izlerken,
‘gitmek herkesin hakkı da, giden herkes haklı mı’ diye soruyor insan içinden.
Herkes kendi hikayesine başlarken,’ateş düştüğü yeri yakar mantığıyla’ kendine yetecek kadar merhemle çıkıyor yola,
Kimsenin kimseye merhem olacak hali yok.
Ve gidenler,yollarını kaybettikleri bir gün,
Kırdıkları kalplerin kırklarının dönerken ayaklarına batacağını bile bile,
Dönmeye niyetlendiklerinde,sadece masum görülebilme ihtimalini seviyor,
Bir vicdan taşıdıkları ve günahkar sayılmadıkları ithtimalini,
Ya seninki si hangisi
Hep aynı başlayan hikayelerin
Sendeki sonu ne?
Senin hikayenin maktülü kim katili kim?
Onu ilk gördüğünde katilinle karşılaşmanın paniğiyle,bir köşeye saklanıp derin derin nefes aldın mı?
Yoksa aslında sen yarım bırakan katillerden misin?
Yarım bıraktıklarınız arkanızdan ağlar" derdi annelerimiz biz daha çocukken,
Hep annelerinin sözünü dinlemeyen, çocuklara aşık olduğumuz için mi ağlıyoruz??.
Haydi sen de kendi hikayeni anlat bana,
Haydi yarımlarımızı paylaşalım beraber bu akşam,
Bir bütün etmeyeceğini bile bile……

23 Temmuz 2014 Çarşamba

GÜNEŞ ÇIKTI...



Yazmayan kalemleri,
sayfası bitmiş defterleri,
kulpu kırık fincanları,
‘Zayıflayınca giyerim’ kotunu,
son 5 aydır giymediğiniz kıyafetleri,
arka balkona tıkıştırdığınız, bir gün yüzünü yenilerim pırıl pırıl olur dediğiniz o sandalyeyi,
dibi kararmış tencereyi,
taşındığınız hangi evden kaldığı, hangi kapıyı açtığı artık meçhul olan o anahtarları,
sırf genç ve güzel çıkmışsınız diye yanınızda o hiç sevmediğiniz tiple poz verdiğiniz fotoğrafı,
çekmecenin dibindeki müzik kasetlerini (kaset mi kaldı allah aşkına)
Atın...
Ohh bir ferahlayın bakalım,tamam mı?
Şimdi ihtimalleri atın.
‘Olacaktı, son anda olmadı’ları atın, olmamış işte.
takılıp kaldığınız o günü,
düşünüp durduğunuz o lafı,
Atın...
Küstüğünüz için uzun zamandır görmediklerinizin aklınızda kalan son görüntüsünü,
alındıklarınızın, gücendiklerinizin hiç umurunda olmayan o ‘olayı’,
Atın...
O hiç beceremediğiniz yemeğin tarifini,
kestiğiniz eski gazete küpürünü,
içinizi kemiren o ukteyi,
Atın...
zamanı gelince yiyeceğiniz soğuk intikam yemeğini de dökün.
Soğuk yemeğin hiç tadı olmaz, dışarıdan bir döner söyleyin daha iyi.
Buzdolabının üzerindeki diyet listesini (faturaların altında duruyor)
depodaki koşu bandını,
Atın...
Cevabı olmayan soruları,
kaçırdığınız fırsatları,
atıldığınız işleri,
beceremediğiniz ilişkileri,
kişisel gelişim kitaplarını,
Atın...
Arkanızdan konuşanları,
önünüzü kapayanları,
alamadığınız terfiyi,
oturamadığınız evi,
‘Şimdiki aklım olsa’ları,
aldığınız en kötü karneyi,
hatta en iyi karneyi,
çalışmayan saatleri,
işe yaramayan fikirleri,
kaçan trenleri,
zamansız yaşlandıran dertleri,
‘O gün’ olanları,
halının altına süpürdüklerinizi,
dolabın dibine iteklediklerinizi,
Atın....
Bakın, ne güzel güneş çıktı......

17 Temmuz 2014 Perşembe

SUSMAYA NE DERSİN?




Söylenecek hiçbir şeyin yoksa, susmaya ne dersin?
Söyleyecek sözü olanları dinlemeye, anlamaya ne dersin?
Kitap sayfalarının arasında dolaşmaya...
Kâinatı okumaya...
Suratını okşayan rüzgârı, saçlarını ıslatan yağmur damlasını, ayaklarındaki kum tanelerini hissetmeye...
Güneşin batışını, hayata dair anlatacakları olan bir filmi, yıldızları, uzaklaşan bir gemiyi izlemeye...
Hastanedeki hastaları, cezaevlerindeki mahkûmları, kabristandaki mezar taşlarını görmeye...
Yollardaki bir taşı, bir düşeni, bir kendini kaybedeni kaldırmaya ne dersin?
Biraz düşünmeye, geçmişe, geleceğe gitmeye...
Sorular sormaya, hayata, kendine, dünyaya dair...
Kafa yormaya, hep ertelediğin konularda...
Bir cevap bulmaya, bir cevap veren bulmaya; içinden çıkamadığın problemlere dair...
Söyleyecek hiçbir şeyin yoksa, söyleyecek bir şeyi olanlardan bir şeyler öğrenmeye ne dersin?
Bugüne kadar söylenmiş sözlerin üzerinde durmaya;
kiminin altını kırmızı, kiminin mavi, kiminin siyah kalemle çizmeye;
kiminin üstünü çizmeye,
kimine bir harf, bir kelime, bir ünlem eklemeye ne dersin?
Yeni bir şey söylemeyeceksen, daha önce söylenmiş sözleri bu kadar yüksek sesle, bu kadar kendi keşfinmiş gibi bağıra bağıra söylememeye ne dersin?
Kendini biraz hesaba çekmeye,
cevaplarının doğruluğunu kontrol etmeye,
hatalarını kabul etmeye...
Biraz bozmaya ezberlerini...
Biraz değiştirmeye kurduğun cümleleri...
Teslim bayrağını çekmeye...
Yeni şeyler öğrenmeye...
Yeni şeyler söylemek için susmaya...
Ama susarken de içine hiçbir ima katmadan, sadece susmaya...
Bir şey biliyormuş gibi değil.
Kâle almıyormuş gibi değil.
Kendini ağırdan satıyormuş gibi de değil.
Gümüş olan söze tercih edilesi bir altın değerinde olduğundan hiç değil...
Daha yolun başındaymış,
daha öğrenecek çok şeyi varmış,
söyleyecek hiç ama hiçbir şeyi yokmuş gibi susmaya...
Bir "Konuşursam yer yerinden oynar havasında" değil.
"Fırtına öncesi sessizlik" gibi de değil.
Sesini akort ediyormuş gibi hiç değil.
Söyleyecek sözü olmayan herhangi bir insan gibi...

Susmaya ne dersin?






















İzleyiciler