Geçen hafta sevgili arkadaşım Fulya'dan duymuştum bu sokak kedisi olayını,çok etkilenmiştim,ben de kaleme almaya başlamıştım hemen hemen aynı anlama çıkacak yazıyı,Can Dündar Usta yazmış.Pek de güzel yazmış,duygularıma tercüman olmuş,yüreğine,kalemine sağlık.
''Kedilerle ilgili bu durumu yeni öğrenmiştim:
Normalde sokak kedisi kendini saldırgan köpeklere karsı koruyabilirmiş.
Bu direnci kiran tek şey neymiş biliyor musunuz ? Sevgi…
İnsanoğlu, eğer bir sokak kedisinin başını okşar ve ona şefkat gösterirse kedicik kendisinin koruma altında olduğunu zanneder ve sivri tırnaklarını içeri çekermiş. Ve vahşi köpeklerin azgın dişlerini gırtlaklarında veya itlaf ekiplerinin zehirli etlerini midesinde bulurmuş. Küçücük bir dokunuşta gardı düsen ve ölümcül yaralara açık hale gelen sarmanların kaderinde kendi aşk hayatimizin hülasasını buldum.
Biz de Eros’un şefkatine sığınıp, sevdalanınca en mahrem zaaflarımızı ele vermiyor muyuz? Yıllar yılı ardına sıgındıgımız barikatların anahtarını gönüllü teslim edip, tırnaklarımızı içeri çekmiyor muyuz? Sevginin bizi kollayacağına, sarıp sarmalayacağına dair ön kabulümüz yüzünden koruma duvarlarımızı gönüllü kaldırıp, yaralarımızı açık hale getirmiyor muyuz? Sonra ne oluyor?
Sevdamız en büyük zaafımıza dönüşüyor. Saçımızı okşayan elin bizi ilelebet kollayacağına inanıyor, tatlı sözlere kanıyoruz. Taklalar atıp, cilveler yapıyoruz. Ve en ummadığımız anda, en korunaksız halimizle yakalanıyoruz aksin hoyrat yüzüne… Şefkatimiz katilimiz oluyor. Ders almak mi? Ne münasebet!.. Daha son ihanetin yarası kabuk bağlamadan, yeni yaralar için aralıyoruz kalbimizin kapılarını…
zavallı bir kedi yavrusundan farkımız yok aşkın karşısında…
Boynumuzda, kalbimizde pence pence darbe izleriyle, her sıcak dokunuşta çocukça uysallaşıp, her hayal kırıklığında “köpek gibi” pişman olarak, her terk edişte acı çekip her dönüşte biraz daha kanayarak, kanayan yerlerimizi kediler gibi dilimizle yalayarak, “Bir daha asla”larla “Daima”lar arasında yalpalayarak yara bere içinde yasıyoruz. O yüzden “Melek”ler, içe kıvrık partilerle gömülüyor. Ve hayata “Şeytan’lar hükmediyor.
Belki de en iyisi kuyruğu her daim dik tutmaktır… Şefkate kanmış mefta bir ev kedisi olmaktansa, gardını almış hayatta bir sokak kedisi kalmak daha iyidir. ''
6 Nisan 2011 Çarşamba
OYUNCAK.....

Peki ya kaderini değiştirebileceğine?
Kaderin sadece ulu bir güç tarafından yaratılmış değişmez olgu olduğuna inananlardan mısın?
Yoksa kaderin kişinin kendi yaptığı seçimlerle kendisinin oluşturabileceğine inananlardan mısın?
Kendi kitabını tekrar yeni baştan okumaya başlasan
ve son bir şansın daha kaldıysa kaderini değiştirebilir misin?
Eğer değiştirebilirsen bunu ister misin ?
Acı çekmeden,üzülmeden ,öfkelenmeden ve gelecekten hiç korkmadan yaşamaya başlayabilir misin kaldığın yerden?
Acaba düşüncelerin mi yaşadıklarının sonucudur?
Yoksa yaşadıkların mı düşüncelerinin sonucu?
Sen sonuçta yaşadıklarının mı sonucusun?
Yoksa sebebimi sin?
Haydi bütün ezberlerini bozup kendi kitabını bir kez daha baştan oku,
Bakarsın kaderini değiştirecek cesaret oralarda bir yerlerde bir dip notta saklıdır.
Unutma ki sen Tanrı’nın oyuncağısın hayat ise senin oyuncağın
Onunla oynayıp eğlenmek de senin elinde,
Kırıp bir kenara atıp unutmak ta……
Seçimini yap,’iyi ki’lerinle yaşa……..
27 Şubat 2011 Pazar
AKLIMIN ODALARI......
Dışarıdan nasıl görünüyorum bilmiyorum ama öyle değilim..
Vitrinin hep sağlam olduğu belli ama dükkanın içi karmakarışık,
Aklımın odaları var benim kiralık,zaman zaman benim bile içinde kaybolduğum,
Bir diktatör taşıyorum içimde; baskıcı, ruhsuz.. kimsenin yakın olmak istemeyeceği türden. zaten o da kimseyle olmak istemiyor. istemediği bir şey olduğunda ağzından salyalarını akıtarak bağırmak istiyor karşısındakine. sevmiyor kimseyi, sevemiyor, kendini sevdiği gibi. odasından yönetmek istiyor dünyayı, kimseye danışmadan sormadan kafasına estiği gibi..
Bir esnaf, orta yaşlı. her şey var dükkanında. çivi, klozet kapağı, mandal, askılık, mum, terlik, gramofon, çamaşır sepeti... dükkanının önüne 2 koltuk atmış. koyu yeşil. oturuyor orda tüm gün. dingin biri, konuşmayı pek sevmiyor. aklı Almanya’daki oğlunda, mektup bekliyor ondan, torunu olacak yakında. daimi müşterileri var, bazen sadece sohbet etmeye geliyorlar, gelmişken muhakkak bir şeyler alıyorlar herşeyciden. iyi niyetli biri. kimseyle husumeti, münakaşa etmişliği yok. sayıyor, sayılıyor öyle yaşayıp gidiyor..
Bir çocuk. 3.5'tan 4 yaşında. yorucu, hareketli, zor bir çocuk. her şeyi merak ediyor, her şeye şaşırıyor. çok mutlu bir çocuk hep gülüyor kocaman gözleri. büyüyünce yararlı işler yapacak bir meslek edinmek istiyor,mesela İtfaiyeci ya da ambulans şoförü,veya bir ağaç olacak çok kararlı. herkesi seviyor bu çocuk, ama herkesi. kim gel dese gidiyor, hem öyle çikolata alacam sana demeye gerek kalmadan. annesi kaç defa tanımadıklarınla gitme demiş olsa da gidiyor çocuk, kimse kaçırmaya kalkmamış ki onu nerden bilsin neler olabileceğini. çocuk öyle büyüyor işte..
İçimde başkaları var.,bir yaşlı kadın mesela 78 yaşında. 2 çocuğu var,bir çok da torunu. çok evhamlı, aklı sürekli çocuklarında ve torunlarında, kendini düşünmüyor artık. yaşayabileceği her şeyi yaşadığını ve artık kendinden geçtiğini düşünüyor. ev işleriyle uğraşıyor, günler o sayede akıp gidiyor. her gün evi süpürüyor, 3 öğün yemek pişiriyor, ütü bulaşık derken öyle işte...
Ve bir kadın. olgun. kendine güvenen. dimdik bir kadın. çok güçlü. tek başına mutlu bir kadın. planları var geleceğe dair, yapabileceğini, o planları gerçekleştireceğini biliyor. sevmeyi bilmiyor pek, sevmenin gereklerini yerine getirmekte sıkıntı çekiyor. çok sevmiş olmamış yine sevmiş yine olmamış. artık vazgeçmiş. ama mutlu. arkadaşları var, gözünde burnunda tüten canları var bir de ucundan iliştikleri var, ilişik yaşadığı başkalarının hayatları var. yanında taşıyor hayatını, kocaman çantasının içinde.. yaşayıp gidiyor o da..
Ve en baskını bir deli kız,henüz daha tıbbi tedavi görmemiş,aslında görmesi lazım ama etrafa o kadar belli etmiyor.En sevimlisi de o,en zararsızı,en güveniliri.
Tek suçu var en hayalperesti de o,
Hala bir gün her şeyin çok iyi olacağına inanıyor,o yüzden delirdi zaten,beklerken………
Vitrinin hep sağlam olduğu belli ama dükkanın içi karmakarışık,
Aklımın odaları var benim kiralık,zaman zaman benim bile içinde kaybolduğum,
Bir diktatör taşıyorum içimde; baskıcı, ruhsuz.. kimsenin yakın olmak istemeyeceği türden. zaten o da kimseyle olmak istemiyor. istemediği bir şey olduğunda ağzından salyalarını akıtarak bağırmak istiyor karşısındakine. sevmiyor kimseyi, sevemiyor, kendini sevdiği gibi. odasından yönetmek istiyor dünyayı, kimseye danışmadan sormadan kafasına estiği gibi..
Bir esnaf, orta yaşlı. her şey var dükkanında. çivi, klozet kapağı, mandal, askılık, mum, terlik, gramofon, çamaşır sepeti... dükkanının önüne 2 koltuk atmış. koyu yeşil. oturuyor orda tüm gün. dingin biri, konuşmayı pek sevmiyor. aklı Almanya’daki oğlunda, mektup bekliyor ondan, torunu olacak yakında. daimi müşterileri var, bazen sadece sohbet etmeye geliyorlar, gelmişken muhakkak bir şeyler alıyorlar herşeyciden. iyi niyetli biri. kimseyle husumeti, münakaşa etmişliği yok. sayıyor, sayılıyor öyle yaşayıp gidiyor..
Bir çocuk. 3.5'tan 4 yaşında. yorucu, hareketli, zor bir çocuk. her şeyi merak ediyor, her şeye şaşırıyor. çok mutlu bir çocuk hep gülüyor kocaman gözleri. büyüyünce yararlı işler yapacak bir meslek edinmek istiyor,mesela İtfaiyeci ya da ambulans şoförü,veya bir ağaç olacak çok kararlı. herkesi seviyor bu çocuk, ama herkesi. kim gel dese gidiyor, hem öyle çikolata alacam sana demeye gerek kalmadan. annesi kaç defa tanımadıklarınla gitme demiş olsa da gidiyor çocuk, kimse kaçırmaya kalkmamış ki onu nerden bilsin neler olabileceğini. çocuk öyle büyüyor işte..
İçimde başkaları var.,bir yaşlı kadın mesela 78 yaşında. 2 çocuğu var,bir çok da torunu. çok evhamlı, aklı sürekli çocuklarında ve torunlarında, kendini düşünmüyor artık. yaşayabileceği her şeyi yaşadığını ve artık kendinden geçtiğini düşünüyor. ev işleriyle uğraşıyor, günler o sayede akıp gidiyor. her gün evi süpürüyor, 3 öğün yemek pişiriyor, ütü bulaşık derken öyle işte...
Ve bir kadın. olgun. kendine güvenen. dimdik bir kadın. çok güçlü. tek başına mutlu bir kadın. planları var geleceğe dair, yapabileceğini, o planları gerçekleştireceğini biliyor. sevmeyi bilmiyor pek, sevmenin gereklerini yerine getirmekte sıkıntı çekiyor. çok sevmiş olmamış yine sevmiş yine olmamış. artık vazgeçmiş. ama mutlu. arkadaşları var, gözünde burnunda tüten canları var bir de ucundan iliştikleri var, ilişik yaşadığı başkalarının hayatları var. yanında taşıyor hayatını, kocaman çantasının içinde.. yaşayıp gidiyor o da..
Ve en baskını bir deli kız,henüz daha tıbbi tedavi görmemiş,aslında görmesi lazım ama etrafa o kadar belli etmiyor.En sevimlisi de o,en zararsızı,en güveniliri.
Tek suçu var en hayalperesti de o,
Hala bir gün her şeyin çok iyi olacağına inanıyor,o yüzden delirdi zaten,beklerken………
20 Şubat 2011 Pazar
BÜYÜKLERE KARIŞIK MASALLAR......
Elinde tuttuğu kalbine sırf saf ve berrak kırmızı diye koşan avcılardan başkası yoktu hayatında.
O ise ısrarla inanıyordu bir yerlerde gerçekten onu tamamlayacak bir puzzle parçasının olduğuna.
O iki inatçı keçi bile defalarca karşılaşırken aynı köprüde, her gece yatmadan önce kendine sormadan edemiyordu onun kaderini mutluluktan ayıran o ince çizgi neredeydi?
Ucunu bulup yönünü değiştirmek istiyordu.
Hayalindeki hayatındaki değildi ve hiçbir zamanda hayatı hayalleri gibi olmamıştı..
Ya ilgi yoksunluğundan bir köşede kurumayı bekleyen bir çiçeği oynuyordu, ya da suya boğuluyordu ilgi ve kıskançlık selinde.
Kimse olduğu gibi sevememişti onu, değiştirmeye çalışanlar, ondan faydalanmaya çalışan basiretsiz adamcıklarla doluydu geçmişi, çoğu yaklaşamamıştı bile ama öyle ya da böyle teğet geçmişlerdi hayatına dahil olamasalar da.
Yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı ki umudunu, bir gün onunla karşılaştı.
Önce duvarlar koydu önüne, kalbinin her kapısına labirentleri yerleştirmişti çoktan zaten ve onu kötülüklerden koruyan kendi kötü özellikleri de karşısına çıkanların gözlerine sokmayı iyi bilirdi.
Ama unuttuğu bir şey vardı, yeni gelen geçmişinden bir parça değildi.
Onun da kalp fethetmek için kendi yöntemleri vardı.
Gözlerini kapattığında dahi göreceği mucizeleri, elini uzattığında hissettirdiği huzur,yaslanıp ağlayabileceği bir sol omzun içini eritebilen çekiciliği, sadece ona aşkını anlatan bir çift göz.
Hayatın hak ettiği mutluluğu vermediği bir kadına sunulabilecek cazip hediyelerle girdi hayatına.
Hayalleri hayatını kıskanacaktı artık.
Kendi hikayesinin Juliet’i olabilirdi, Shakespeare bile kıskanırdı ama
sonunda kapılarını açtığı kalbinin rahatlığından sıkılan o Romeo,
Ademden aldıktan sonra ona sunulan o ikinci el zehirli elmaya kanıp koşa koşa gitti başka bir dünyaya.
O ise aynaya bakıp sormaya devam etti
‘’ ayna ayna söyle bana benden daha salağı var mı bu dünyada ????’’’
O ise ısrarla inanıyordu bir yerlerde gerçekten onu tamamlayacak bir puzzle parçasının olduğuna.
O iki inatçı keçi bile defalarca karşılaşırken aynı köprüde, her gece yatmadan önce kendine sormadan edemiyordu onun kaderini mutluluktan ayıran o ince çizgi neredeydi?
Ucunu bulup yönünü değiştirmek istiyordu.
Hayalindeki hayatındaki değildi ve hiçbir zamanda hayatı hayalleri gibi olmamıştı..
Ya ilgi yoksunluğundan bir köşede kurumayı bekleyen bir çiçeği oynuyordu, ya da suya boğuluyordu ilgi ve kıskançlık selinde.
Kimse olduğu gibi sevememişti onu, değiştirmeye çalışanlar, ondan faydalanmaya çalışan basiretsiz adamcıklarla doluydu geçmişi, çoğu yaklaşamamıştı bile ama öyle ya da böyle teğet geçmişlerdi hayatına dahil olamasalar da.
Yavaş yavaş kaybetmeye başlamıştı ki umudunu, bir gün onunla karşılaştı.
Önce duvarlar koydu önüne, kalbinin her kapısına labirentleri yerleştirmişti çoktan zaten ve onu kötülüklerden koruyan kendi kötü özellikleri de karşısına çıkanların gözlerine sokmayı iyi bilirdi.
Ama unuttuğu bir şey vardı, yeni gelen geçmişinden bir parça değildi.
Onun da kalp fethetmek için kendi yöntemleri vardı.
Gözlerini kapattığında dahi göreceği mucizeleri, elini uzattığında hissettirdiği huzur,yaslanıp ağlayabileceği bir sol omzun içini eritebilen çekiciliği, sadece ona aşkını anlatan bir çift göz.
Hayatın hak ettiği mutluluğu vermediği bir kadına sunulabilecek cazip hediyelerle girdi hayatına.
Hayalleri hayatını kıskanacaktı artık.
Kendi hikayesinin Juliet’i olabilirdi, Shakespeare bile kıskanırdı ama
sonunda kapılarını açtığı kalbinin rahatlığından sıkılan o Romeo,
Ademden aldıktan sonra ona sunulan o ikinci el zehirli elmaya kanıp koşa koşa gitti başka bir dünyaya.
O ise aynaya bakıp sormaya devam etti
‘’ ayna ayna söyle bana benden daha salağı var mı bu dünyada ????’’’
18 Şubat 2011 Cuma
SÜT VE YOĞURT.....
İkinciler, kaybedenler listesinin en başında yazılanlardır
Hiçbir sevgilimin ilk sevgilisi olamadım ben.
Hiçbir zaman ilk kadını , ilk seveni olamadım.
Hep benden önce de methiyeler düzüldü, benim aşık olduğum bakışlara; ellerini tutanlar oldu; dudaklarına notalar bırakanlar, belki benim tuttuğum gibi sihirli değildi dokunuşları; belki benim bıraktığım gibi özgün değildi dudaklarında bırakılan melodiler ama hep ikinciliği paylaştı hayat benimle bu konuda(genelde diğer bütün kadınlara da olduğu gibi).
Uğurlarına yapabileceklerimi anlattığımda belki de ikinci kez dinliyorlardı bu masalı, belki de sayısını onlar bile unutmuşlardı.
Aynı bardaktan çay bile içmeyeceğim kadınlarla aynı duyguları paylaşmıştım aynı adamlara karşı, aynı tepkileri almıştım belki de aynı tepkilerle karşılık vererek.
Ara ara eski sevgililerinden bahsedenler de oldu,
her harekette karşılaştıranlar da, sanki vücuduma hızla giren okun acısı yetmezmiş gibi çıkarmak ister gibi görünüp ‘sen onlardan daha iyisin’ ile canımı daha da yakanlar da.
Hatta olayı abartıp kendilerince beni en iyisi ilan edip,benim kadar iyi birisine layık olmadığını söyleyenler de.
Benimle yaralarını kapatmaya çalışanlar aslında benimle onu daha da deştiler.
Yalan söylemiş Özdemir Asaf : ‘Her lekenin ancak kendisiyle filan çıktığı yok!’.Çivinin çiviyi söktüğü de yalan. Hem birinin sütten ağzı yandı diye benim yoğurt muamelesi görmem nedendir ?Benim de sütten ağzım yeterince yanmadı mı,bu durumda süte bozulmam ben onu aceleyle yok etmeye çalışan ağza bozulduğum kadar.
Pek ağız yakan olmadım ben ama hep süzme yoğurt muamelesiyle sık karşılaştım.
Süt olup ta yaktığım ağızlar varsa bilmeden kendilerinden özür diler kimseye süzme yoğurt muamelesi yapmamalarını tavsiye ederim.
Çünkü ikinciler hep kaybedenler listesinin en başında yazılanlardır.
10 Şubat 2011 Perşembe
NEFESLEN......
Bir dakika dur ve nefeslen,
Dön ve ardında bıraktığın ceset ilişkilere,
Ceset aşklara,Dön ve ardında bıraktığın ceset ilişkilere,
Onların sana ne anlatmaya çalıştıklarına,
Son bir kez daha bak.
Biliyor musun?
Daha kaç yıl tüketirsen tüket.
Kaç ceset çiğnersen çiğne.
Kaç ilişki, kaç sevgili eskitirsen eskit.
Sen aynı düşüncelerin hapsinde yaşamaya devam ettikçe,
Hep aynı tekrarlar, farklı yüzlerle, farklı görüntülerle, farklı isimlerle, farklı tarihlerde seninle olacak.
Haydi toparlan,
Bir bohça hazırla,bütün cesetlerini,geçmişin prangalarını,keşkelerini,vicdan azaplarını doldurup içine fırlat at çöpe.
Zamanında o cesetleri sevdiğin kadar,kendine kendini de sevme izni ver.
Hayaletlerinle eksilme,yaşayanlarınla çoğal………
2 Şubat 2011 Çarşamba
TERCİH........
Bugün
Hergün hiç düşünmeden yaptığım ufak büyük tercihlerden birini daha yaparken,
Bu sefer duraksadım bir an,
Hayat bulma şansı tanımadan yok ettiğim diğer ihtimallere baktım,
Yaşadığım süre boyunca yapmış olduğum tercihlerle,
Farklı bir ‘BEN’ olabilme ihtimalini kaç kez yok etmiştim acaba?
Hayat denilen o yolda son sürat giderken,dönülmesi gereken kaç kavşaktan dönmedim,
Dönmemem gereken kaç kavşağa döndüm?
Yaşadığım her an bir sonraki an için başka bir seçenek sunduysa bana,
Yaşadığım hayat tercihlerimin mi vazgeçişlerimin mi eseri?
Ben tercihlerimin mi, yoksa vazgeçişlerimin mi bir eseriyim?
Bugüne kadar sahip olduğum neleri tercihlerim yüzünden yitirdim?
Vazgeçtiklerim sayesinde nelere sahip olabildim?
Olabilecekken olamamışların farkına vardım bir an.
Bir kez daha düşüncelerimin ağına düştüm.
Ağ koptu………….
(Yazımın içinde Sn.Haşim Arıkan’dan alıntı vardır)
Hergün hiç düşünmeden yaptığım ufak büyük tercihlerden birini daha yaparken,
Bu sefer duraksadım bir an,
Hayat bulma şansı tanımadan yok ettiğim diğer ihtimallere baktım,
Yaşadığım süre boyunca yapmış olduğum tercihlerle,
Farklı bir ‘BEN’ olabilme ihtimalini kaç kez yok etmiştim acaba?
Hayat denilen o yolda son sürat giderken,dönülmesi gereken kaç kavşaktan dönmedim,
Dönmemem gereken kaç kavşağa döndüm?
Yaşadığım her an bir sonraki an için başka bir seçenek sunduysa bana,
Yaşadığım hayat tercihlerimin mi vazgeçişlerimin mi eseri?
Ben tercihlerimin mi, yoksa vazgeçişlerimin mi bir eseriyim?
Bugüne kadar sahip olduğum neleri tercihlerim yüzünden yitirdim?
Vazgeçtiklerim sayesinde nelere sahip olabildim?
Olabilecekken olamamışların farkına vardım bir an.
Bir kez daha düşüncelerimin ağına düştüm.
Ağ koptu………….
(Yazımın içinde Sn.Haşim Arıkan’dan alıntı vardır)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





